Düşüş Miti

            Düşüş, insanlığın ortak bilincinde evrensel bir kavram olarak binlerce yıldır yer alıyor. İnsanın içinde doğuştan var olduğuna inanılan “ilahi yaratıcı” kavramının yanında duran ve aslında çok da sorgulanmayan, konuşulmayan bir kavram. Peki, düşüş nedir? Mitolojilerden dinlere, oradan kolektif bilinçdışına uzanan yolculuğunda düşüş; terk ediliş, günah, suç, ceza, devlet, erk, birey, çile, kurtuluş, cennet ve cehennem vb. ve benzeri olmayan pek çok kavramla ilintili ve tanımı biraz zor yapılabilen bir kavram. Bir yerden düşmek diyorsanız, doğru, onu tanımlamak basit; fakat bu yazıda bahsedeceğim düşüş, insanın Dünya’ya düşüşü olacak ve değerlendirmemi teoloji, felsefe ve psikoloji yelpazesinde yapmaya çalışacağım.

İnsan için düşüş, “Cennet’in kaybı”[1] olarak sayısız kültürde kendine yer buluyor. Tevrat’taki anlatımına hepimiz aşinayızdır: Tanrı, Âdem’i yaratır ve onun yalnız olamayacağını düşünerek (yalnızlık ona mahsus olduğu için olabilir) Havva’yı yaratır. Onlara Bilgi Ağacı’ndaki elmadan yememelerini emreder. Yılan sahneye çıkar ve Havva’yı cezp ederek ağaçtaki elmadan yemesi için onu ikna eder. Elmayı Havva’nın ardından Âdem yer ve bunu gören Tanrı üçünü de cezalandırır. Yılan, yeryüzünde karnının üzerinde sürünmekle cezalandırılır; Havva, doğum acısı çekmekle; Âdem’se geçim derdine düşmekle. Bu hikâye hepimizin zihninde olduğu için kabaca tasvir ederek geçiyorum. Tevrat metnindeki anlatımda ilgimi çeken detaylardan biri, yılanın Cennet’ten kovulduktan sonra bildiğimiz yılan biçimini alması oldu. Dikkate değer bir diğer detaysa Âdem’le Havva’nın Bilgi Ağacı’ndan edindikleri bilginin ışığında cinsel organlarının farkına varmaları. Yılan, sonradan mı yılan oldu? Âdem’le Havva, sonradan mı insan biçimini aldılar?

Bu düşüşün ardından işlediği günahı temizlemeye çalışan insanın kabul ettiği dinlerin Cennet’e yeniden nasıl ulaşılacağına dair farklı fikirleri mevcut. Tevrat tefsirleriyle farklılaşan Musevilik, Cennet’i tarihsel bir yer olarak gördüğü için onu yeniden bulmayı hedeflerken (Kudüs?); İslam kültüründe “Cennet’e inin!” ifadesinin kullanılması, Tevrat’ın aksine gerçek bir bahçe tasvirindense salih amelle açılan semavi bir alt-boyut kapısının ardındaki Cennet’in müjdesini verir bize. Hıristiyanlık ise ikisinden de farklı olarak mesiyanik[2] bir yaklaşıma dayalı olarak Yüce İsa’nın eteğini sıyırıp “I Will Survive” eşliğinde dünyaya ineceği ve Oprah veya Ellen misali hayranlarına “Cennet Krallığı”nda sonsuz tatil hediye edeceği inancı mevcut. Son tasvirimin abartılı olduğunu düşünüyorsanız değişik kiliselerin İsa’nın dönüşü üzerine açıklamalarını okuyabilirsiniz. Üç büyük semavi dinin kendi içinde zamanla yorum farkları ortaya çıkmadı değil. Mistik Kabala inancı, Tevrat’ı; Sufizm, Kuran’ı algımızı değiştirdi ve açtı. Hıristiyanlıkta ise insanlığa ışık taşıyan Lucifer, mitolojideki yansıması Prometheus, düşüşün yarattığı suçluluk duygusunu bir kenara koyup aydınlanma ve bilim yolunda hareket etmemiz gerektiğini hatırlattı. Lucifer ve Prometheus benzerliğinde, aynanın iki tarafındaki görüntüden hangisinin gerçek, hangisinin yalan olduğunu ispatlamak zor ve gereksiz. Gerçek o ki yansımanın bu iki yüzünü birbirinden ayırırsak ihtiva ettikleri anlamdan uzaklaşırız.

Herhangi biri çıkıp da Tanrı’nın Dünya’yı yarattıktan sonra uyuyakalıp (ki onun bir saati 13,7 milyar yıl olabilir) yarattığını unutmadığını, 8 saatlik uykusunda Dünya gezegeninde yaşayan insan isimli canlıların olduğu bir kâbus görmediğini ve bu kâbustan ilhamla zamanı geri çevirerek insanoğlunu yaratmadığını kanıtlayamayacağı gibi Cennet Bahçesi Aden’den insanın kovulduğu bu yaratılış hikâyesini de kanıtlayamaz. Bu yüzden neye inanıp neye inanmayacağımız elbette bize kalmış. İnansak bile sorgulamaksa insani bir görev olsa gerek.

Bir başka bakış açısından baktığımda Tanrı, “baba”yı temsil ediyor. Yılan; kadın ve erkek arasına giren “fallik”[3] bir unsur. Âdem’le Havva’ysa insandan ziyade birer “anima”[4] ve “animus”[5] şeklinde çıkıyorlar karşımıza. Carl Gustav Jung’ın her insanın içinde diğer cinsiyetten biraz bulunur ifadesi kendini Âdem ve Havva’da kesintisiz olarak var ediyor: İkisi de yasak meyveyi yemeden önce toplumsal bir kavram olan “kadınlık”la ve “erkeklik”le ilişkisi olmayan insan dışı varlıklar. Havva’da erkeğin benliği “animus”, Âdem’de de kadının benliği “anima” ikisinin kişilikleriyle çatışmaya girmeden kendilerine yer bulabiliyorlar. Ayrışma, ikisi de Dünya’ya kovalanınca gerçekleşiyor. Toplumsal roller bu noktada başlıyor ve bu rol ayrımını kutsal kitapların tefsirlerini yapanlar ataerkil toplumu ayakta tutmak için körüklüyorlar.

Âdem’le Havva’nın düşüşten önceki ikili uyumlu birliktelikleri bana Aristophanes’in üç cinsiyetli insanını hatırlatıyor. Aristophanes’in anlatımına göre Zeus bir gün insanlara sinirlenir ve onları ortadan ikiye ayırır; böylece ortaya kadınlar, erkekler ve androjenler çıkar.  Dine göre ilkel kabul edilen mitolojinin sadece kadın ve erkek değil, üçüncü bir cins yaratması da ayrı bir ironi; fakat bu konuya girmeyeceğim. Nasıl ki bu insan tek başına mükemmel bir insanı tasvir ediyorsa, Cennet’teki Âdem’le Havva da böyle bir portre çiziyorlar bizlere. Bireyi kendine düşman eden düşüncenin tohumlarını atıyor bu düşüş mitine körü körüne inanmak: Kişinin zıt cinsiyetten kendini tamamen ayrı düşünmesinin yarattığı iç çatışma. Bu çatışma, Ingeborg Bachman’ın bahsettiği iki kişinin arasında başlayan faşizmden yayılarak milyonlarca insanın, doğanın katliamına kadar büyüyen bir sorun dağı çıkarıyor karşımıza. Kişinin önce kendini, kendi içindeki gerek cinsiyet temelli gerek başka benliklerini kabullenmesi ve sevmesi onun evrenle barış ve uyum içinde olmasını sağlıyor.

Tevrat’taki hikâyenin Hıristiyan teolojisini doğrudan etkilediği ortada. Hatta insan zihni doğrusal zaman akışıyla düşünmeye alışkın olduğu için bu mitin Hıristiyanlıkla daha fazla ilgisi olduğunu düşünebilir. Gerçek o ki ne bu miti ne Tevrat’ı ne de İncil’i Tanrı’nın mesajı olarak doğrudan almıyoruz. Zihnimizin arka odalarında yer alan bu yorumu İbrani redaktörlere, yani tefsircilere borçluyuz.[6] Belki bundan yüzlerce yıl sonra yepyeni bir yorumun yeniden okumalarını yapıyor olacağız.

Kuran’ı incelediğimizde [7] insanın yaratılışının ardından meleklerin ona secde edişini, şeytanın etmemesini ve Cennet’teki Âdem ve Havva’yı kandırışını okuruz. Kuran, olayların sonucundansa sebebine yoğunlaşarak hadisenin kendinden önce gelen kitaplardaki boşluklarını doldurur. Kitapta Âdem’in eşi olarak kullanılan zevc kelimesi[8] yorumlandığı gibi kadın-erkek ilişkisi ekseninde değil, çift olan bir şeyin herhangi biri olarak anlamak mümkün. Buna benzer bir şekilde huri kelimesi insanlar tarafından güzel kadın olarak bilinse de Kuran’da hiçbir cinsiyetçi ifadeye yer verilmemektedir. Âdem’le Havva, neredeyse birleşiklermişçesine her şeyi “birlikte” yaparlar; adeta bir vücutlardır.

Görüldüğü gibi üç semavi dinde de farklı bakış açıları olsa da olayları tasvirleri benzerdir. Benim bu noktada sorguladığım şu oldu: Kurtarılmaya veya Cennet’i bulmaya ihtiyacım var mı? Kurtuluş acımasız bir kavram; çünkü düşmüş olmanın ön kabulünü gerektiriyor. Peki, düşmediysek, olmamız gereken yerde veya daha basiti olduğumuz yerdeysek? Uyulması gereken kurallar bütünü olarak dinsel doktrinler bir süperego vazifesi görüyor. Bu doktrinler reddedilse de içselleştirilen erk veya güç (artık ne derseniz ismine), kendini devlet veya bürokrasi olarak gösteriyor ve Kafkaesk bir yabancılaşma yaşatıyor insana. Tüm bu otoriteden kopuş bir paniği ve beraberinde yoğun bir kaygıyı getiriyor; (bir oyuna, bir aşka, içkiye, alkole, her şeye olabilir) bağımlılık problemleri artıyor. Süperego, ego ve id arasındaki denge şaşıyor ve soluğu psikologlarda alıyoruz. Tanrı, “baba”, Michelangelo’nun tablosundaki gibi insana parmağını uzatıyor; fakat insanın yüzünün gölgesi, şişkin benliğinin takibini yaptığı sanal ekrana düşüyor Narkissos gibi. Kendimize yabancılaşıyoruz. Bizi özgür kılacak olan ne peki? Tanrı’ya hem büyük bir şükran hem de büyük bir haset içindeyiz. Bu dünyada çektiklerimizin suçunu ya ona atıyoruz ya da okült bir tarikat üyesi misali kendimizi kırbaçlıyoruz.

Aslında Âdem’le Havva’nın üç yansıması var: Biri Âdem ve Havva olarak Cennet’teki halleri, diğeri tüm bu olan bitenlerden habersizce Dünya’ya gözlerini açan masum insan, bir diğeriyse Dünya’da attığı her adımda, her nefeste günah işleyen insan. Dünya ile girdiği özne-nesne ilişkisinde babasının, yani Tanrı’nın onu Dünya’ya göndermesinin intikamını kendine ve Dünya’ya zarar vererek alan insan.

Bir noktada bu düşüş miti bana kendi kendine sebep olan eski Yunan kehanetlerini de hatırlatıyor. Tanrı, Âdem’le Havva’ya kurduğu oyunla yeryüzünde bir halife yaratıyor. Bu oyunda cezalandırdığı şeytan bile kendi iradesi dahilinde yapıyor bunu. Düşündürücü değil mi?

Türklerde bu mit kendine İslamiyet öncesinde de yer buluyor.

“Türk mitolojisindeki ifadesiyle ilk suç, Erlik (şeytan) için sonsuz, Törüngey (Âdem) ve Eje (Havva) için ise geçici bir düşüşü, gurbeti, hapsi, mahrumiyeti ve ölümlülüğü getirmiştir. Kısacası, insan için yaratıldığı mekân olan Tanrı mekânı, yani, cennet, arayıp yeniden bulmak isteyeceği “kayıp cennet”e dönüşmüştür.”[9]

Şamanizm’de Tanrı ile bir olma adına yapılan pek çok ritüelden biri oruçtur. Şaman adayı, Tanrı’yla bir olmak adına kendinden vererek bir mahrumiyete kapatır kendini. Bunun alt metninde şu yatar: “Bak, ben kendimi yemekten men ettim ve aslında o yasaklanmış meyveyi hiç yemedim.”[10]

Düşüşün başka kültürlerdeki yansıması olarak Alevilik ve Bektaşilik’teki “düşkün”[11] ilan edilme kavramını da es geçmemek gerekir. Düşkünler cem törenlerine katılamazlar ve toplumdan dışlanırlar; bu düşkünlüğü ancak ve ancak pir, yani dede, erk ortadan kaldırabilir.

Kısacası toplumun düşüşü, düşüşün yaratıldığı erksel koşullar başladığı andan itibaren cereyan ediyor. Tanrı’nın Âdem’le Havva’yı Cennet’ten kovuşunun benzerini insan insana, devlet insana aynısını yapıyor; yani cezalandırıyor ve mahrum bırakıyor. İnsan, yasak meyveyi seçerek Tanrı’nın onun için seçtiği oyuna düşüyor, sonra da Dünya’ya. Tabii, bunların hepsi varsayımlar; hiçbirinin gerçekliği kanıtlanmış değil. Bunun hepimiz farkındayız.

Dünya’yı ruhların gelip geçtiği Evrenlerarası bir istasyon olarak düşünsek ne kaybederiz? Bugüne kadar ataerkil toplum yapısına destek veren bu “düşüş” algısını değiştirmek bizim elimizde. Tanrı’yı şefkat dolu biri olarak düşünerek başlayabiliriz bu işe. Geleceğin yaratıcısı olan bizler, geçmişin tortusundan sıyrılıp kendi “yükseliş” mitimizi yaratabiliriz. Bunun anaerkil temelli bir düzen olması da sorun teşkil edebilir; çünkü onun da kelime kökeninde “erk” var. Erkten bağımsız, Âdem’le Havva’nın Bilgi Ağacı’ndan yemeden önceki saf bilinçlerine yakın bir uyumu elde etmek kolay olmasa da imkânsız değil. Doğrusal bir zaman algısıyla düşünen insanın bu dinsel öğretileri bugünün redaktörlerinden, tefsircilerinden çıkan yorumlarıyla yeniden okuması geçmişe dair köhnemiş düşüncelerinden sıyrılmasını sağlayabilir. Sonuçta unutmak da yeniden hatırlamak için gerekli değil midir?

 

 

 

[1] Salime Leyla Gürkan, Yahudi ve İslam Kutsal Metinlerinde İnsan’ın Yaratılışı ve Cennet’ten Düşüş, İslami Araştırmalar Dergisi, Sayı 9, 2003, s. 8

[2] Fr. “Mesih’in gelişi ve kıyamete dair”

[3] İng. “Erkek cinsel organıyla ilgili”

[4] Lt. “Erkeğin bilinçdışındaki kadın yön”

[5] Lt. “Kadının bilinçdışındaki eril yön”

[6] Ibid, s. 13

[7] Ibid

[8] Ibid, s. 15

[9]Doç Dr. Mehmet Aça, Yaratılış Mitleri, Şamanizm ve Tasavvuf Bağlamında Düşüş, Mahrumiyet ve Hapis, Milli Folklor Dergisi, Yıl 16, Sayı 62, 2004, s. 8

[10] Ibid, s. 11

[11] Ibid, s. 13

Yayımlayan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.