Virginia Woolf’un ‘Kendine Ait Bir Oda’sı

Sadece 20. yüzyılın değil tüm zamanların en büyük yazarlarından biri olan eleştirmen, romancı ve feminist Virginia Woolf’un küçüklüğünden beri kendine ait bir odası olmuştu. Babası Leslie Stephen, yayıncılıkla uğraşan entelektüel bir adamdı. Fakat Viktorya Çağı’nın gereği olarak kızlar okula gönderilmediği için Woolf, kendisini babasının kütüphanesinde ve özel derslerle geliştirmeye çalışmıştı. Kendine ait odası onun için bir kaçış noktası olmuş ve onu özgür kılmıştı.

1929’da yayınlanan ‘Kendine Ait Bir Oda’ gelecekteki pek çok feminist mücadeleyi ateşleyen bir başeserdir. Kitap, Woolf’un ‘kadınlar ve kurmaca’ adlı iki makalesinden bir araya getirilerek oluşturulmuştur. Kitapta Woolf, “Başyapıtlar, tek ve her şeyden ayrı olarak doğmazlar; yılların ortak düşüncesinin ürünüdürler.”[1] diyerek farkında olmadan ‘Kendine Ait Bir Oda’nın başyapıt olduğunu doğrular; çünkü kitap Woolf’un yıllar içindeki birikimleri sonucu ortaya çıkmıştır. Kitabın başında Woolf, kadın olduğu için bir kolejin kütüphanesine alınmaz ve bu noktadan başlayarak pek çok alanda kadın-erkek eşitsizliğini eleştirmeye başlar. Kadınlar, o dönemde ancak özel bir izinle veya bir fakülteli eşliğinde İngiltere’nin saygın okullarının kütüphanelerine girebiliyorlardı.[2] Bunun üzerine Woolf kitapta şunu söyler: “Kitaplıklarınızı istediğiniz kadar kapatıp kilitleyin; ama benim aklımın özgürlüğüne vurabileceğiniz hiçbir kilit, hiçbir kapı, hiçbir sürgü yoktur…”[3] Yaşadıklarını unutmayan Woolf, iki büyük üniversiteden yıllar sonra gelen fahri doktora tekliflerini reddeder.

Woolf’un kitaptaki feminizminin temeline bakarsak, babasının çocukluğunda onu göz ardı etmesinden veya ağabeyinin ona cinsel tacizde bulunmasından bahsetmek ne kadar doğru olur bilemeyeceğim; fakat Viktorya Çağının kadını her alanda ikinci plana koyan yapısı bu temel için iyi bir dayanak oluşturur.[4] Kadınlara en ünlü tavsiyelerinden biri olan: “Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!..”[5] sözleri de bunu destekler niteliktedir. Woolf, üst orta sınıf bir aileden geldiği için bir kadının özgürleşmesinin ekonomik bağımsızlığa sahip olmasından geçtiğini biliyordu. Ölümünden yıllar sonra etkisini göstermeye başlayacak olan pek çok feminist harekete –liberal, sosyalist, radikal vs.- bir noktaya kadar temel oluşturduğu söylenebilir.

Onun feminizmi, erkek karşıtlığına değil, kadın-erkek eşitliğine dayanan bir temel hak savunumudur. ‘Kendine Ait Bir Oda’da,  “Kadınlar yüzyıllardır, erkek görüntüsünü gerçek boyutlarının iki katında gösterebilen enfes bir güce sahip büyülü bir ayna görevini yerine getirmişlerdir.”[6] diyerek, günümüze kadar gelen eşitsizliğin temelinde sadece erkeklerin değil kadınların da payı olduğunu belirtir. Bu eşitsizlik, bir yanılsamadan ibarettir ve ancak kadınlarla erkekler birbirlerine eşit ayna görevi görürse düzeltilebilir. “Çünkü kadınlar gerçeği söylemeye başlarsa erkeğin aynadaki görüntüsü küçülmeye başlar; yaşam karşısındaki uyumsuzluğu yok olur. Aynadaki görüntü son derece önemlidir, çünkü canlılığı pekiştirir. Bunu elinden aldığımızda erkek, kokaini elinden alınan bir uyuşturucu bağımlısı gibi ölüp gidebilir.”[7] diyerek kadınların artık kendilerine karşı da dürüst olmaları, erkekleri gözlerinde büyütmemeleri gerektiğini telkin eder.

Yaratıcı büyük zekâların sadece erkek değil, aynı zamanda kadın beynine de hükmeden dehalar olduğunu söyler Woolf ve buna en iyi örnek olarak Shakespeare’i verir kitapta: “…bedende iki ayrı cinsiyet olduğuna göre acaba zihinlerde de, bedenlerdekine denk gelen iki ayrı cinsiyet var mı ve acaba mutlak tatmine ve mutluluğa ulaşmak için onların da birleşmesi gerekiyor mu? Amatörce ruhun bir şemasını çizmeye giriştim, her birimizin içinde iki güç bulunacaktı, biri erkek biri kadın; erkeğin beyninde erkek kadına egemen olacaktı, kadının beyninde de kadın erkeğe egemen olacaktı. Bu ikisi uyum içinde bir arada yaşarlarsa, ruhsal işbirliği yaparlarsa, normal ve rahat bir beden hali doğar. Bir kişi erkekse, beyninin kadın tarafı yine de etkilidir; bir kadın da içindeki erkekle ilişki içinde olmalıdır. Coleridge, büyük bir zihnin çift zihniyetli olduğunu söylerken belki de bunu kastediyordu. Ancak böyle bir birleşme olursa zihin eksiksiz döllenmiş olur ve bütün yetilerini kullanır. Belki de katıksız erkek olan bir zihin yaratıcı olamaz, katıksız kadın olan bir zihin de, diye düşündüm.”[8]

Shakespeare kadar yetenekli hayali bir kız kardeşten bahseder ve onun toplumsal yargılar sonucu kadın olarak yazı yazamayışını, ataerkil yapıda nasıl öğütülüp intihara sürüklendiğini anlatır.[9] Bu çarpıcıdır; çünkü kadınlardan neden bir Shakespeare çıkmıyor sorusuna tokat gibi bir cevaptır. “İmzasız birçok yapıtın ardında bir kadının gizlendiğini varsayacak kadar ileri gidebilirim.”[10] diyerek de kadınların yeteneksiz olmadığını, ikinci planda kalmalarının toplumsal bir sürecin sonucu olduğunu ifade eder.

Kitaptaki en önemli cümlelerden biri de şudur: “Bir kadın olarak benim ülkem yok. Bir kadın olarak kendime bir ülke istemiyorum. Bir kadın olarak benim ülkem bu dünya.”[11] Bu cümle ile Woolf, kadınlara paraya ve bir odaya sahip olduktan sonra gücün kölesi olmamalarını; savaşları, düşmanlığı dünyaya dayatan ataerkil yapının aksine yertsiz-yurtsuz ve bağlamsız bir özgürlükle hareket etmelerini öğütler.

Woolf, sonradan kendi ismiyle anılacak ‘bilinçakışı tekniği’nden ‘Kendine Ait Bir Oda’da bahseder: “Yaşam, simetrik sıralanmış bir dizi fayton feneri değildir. Yaşam, parlak bir ışık halkasıdır. Bizi, ilk bilinçlendiğimiz andan sonuna dek saran, yarı saydam bir örtüdür.” ‘Mrs. Dalloway’ için bu tekniğin en iyi kullanıldığı kitaplardan biridir diyebiliriz. Kitap, Mrs. Dalloway’in bir gününü sarıp sarmalar ve bize sunar. Gözlerimiz kapalı, onunla elimizde oynarken tam olarak neler olduğunu kavramaya çalışırız, net sınırlar koymaz Woolf. Olayları biraz da bizim bilincimizin akışına bırakır.

‘Kendine Ait Bir Oda’, Woolf’a başlamak için güzel bir kitaptır; akıcı dili ve Woolf’un nükteli anlatısı onu kavramanız için yardımcı olur. O, her kitapta kendini aşan bir yazar olduğu için, onu anlamak için bu kitap yeterli değildir. Cinsiyet kavramını müthiş bir kurgunun içinde alt-üst edip eriten ve aşkın bedenleri aşan gücünü bize gösteren ‘Orlando’yu, bilinç akışına kendinizi bırakıp çiçekleri kendisinin alacağını söyleyen ‘Mrs. Dalloway’i, daha şiirsel hala getirmek için ayakta sesli okuyarak düzelttiği eserin ritmi için ‘Dalgalar’ı, hayatın bir yanıp bir sönen ışığı altında sessizce düşüncelere dalmak için altında oturacağınız ‘Deniz Feneri’ni okuyarak onu daha iyi anlayabilirsiniz.

Woolf, ‘Kendine ait oda’sında, aklının gelgitlerinde gelip giderken, ablasının ressamlığına özenerek şövale üzerinde yazdığı kitaplarında içini dökerek rahatlıyordu. Bir sakin, bir fırtınalı Woolf, engin bir okyanus misaliydi. Akli rahatsızlığı, aynı zamanda yaratıcılığını körükleyen bir unsurdu; doktoru eğer iyileşirsen hayal gücünden yoksun kalabilirsin bile demişti. Delilikle dâhilik arasında yaşamla ölüm arasında gelip gittiği gibi sallanıyordu. Hayatını edebi kaygıları üzerine inşa etmişti ki bu onu intihara sürükleyen en büyük sebeplerden biri olmuştu: artık yazamıyorum dediği noktada ceplerine taşları doldurup Ouse nehrinin soğuk kollarına sarılmıştı. Mezar taşında yazılı olan ‘Dalgalar’ kitabının son sözleri onun bu ruhsal gelgitleri esnasında ölüme karşı tavrını özetler: “Kendimi sana doğru savuracağım, yenilmeksizin ve boyun eğmeden, ey ölüm!” Ölüme boyun eğmeden, ona kendini teslim edişiydi beni ona hayran bırakan.

Woolf, bu sayfalara sığmayacak kadar derin bir yazar. Yazımının sırrı, melankolik büyüsünden kaynaklanır. Kendinizi onun buğulu dünyasına bıraktığınızda karşı konulmaz bir huzur ve aynı anda tekinsizlik içinde bulursunuz. Onun dilinin etkileyiciliği, dönüştürücü sessiz bir güç olmasından gelir. Okuduğunuzda, cümleler akar gider ve dimağınızda hoş ve kalıcı bir tat bırakır. ‘Kendine Ait Bir Oda’da “Yazmak istediklerinizi yazdığınız sürece önemli olan tek şey budur; bunun yüzyıllarca mı yoksa yalnızca saatlerce mi önemli kalacağını kimse söyleyemez…” der Woolf. 90. yılına yaklaşırken önemini hala koruyan ‘Kendine Ait Bir Oda’, Woolf’un daha yüzyıllarca etkisini sürdüreceğine işaret.

Truman Capote’nin de belirttiği gibi: “Virginia Woolf, kulağa hoş gelmeyecek hiçbir cümle söylememiştir.” Yaşam denilen sahile şimdiye kadar ne yazdıysanız herbir cümlesi, kıyıya vuran dalgalar gibi onları siler götürür, size geride temiz bir sayfa bırakır. Woolf’un da dediği gibi “Temiz kum üstünde temiz deniz suyu, belki de dünyadaki en güzel şeydir.” ve onun kitapları en temiz kum, cümleleri de en temiz deniz suyudur.

Kaynakça:

Woolf, Virginia. (2012). Kendine Ait Bir Oda (İlknur Özdemir, Çev.) İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi

Urgan, Mina. (2001) Virginia Woolf. İstanbul: YKY

Curtis, Anthony. (2012).  Virginia Woolf. Bloomsbury ve Ötesi (Özge Çağlar Aksoy, Çev.) İstanbul: İletişim

[1] Woolf, Virginia. (2012). Kendine Ait Bir Oda (İlknur Özdemir, Çev.) İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi

[2] Curtis, Anthony. (2012).  Virginia Woolf. Bloomsbury ve Ötesi (Özge Çağlar Aksoy, Çev.) İstanbul: İletişim, s.223

[3] Woolf, Virginia. (2012). Kendine Ait Bir Oda (İlknur Özdemir, Çev.) İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi

[4] Urgan, Mina. (2001) Virginia Woolf. İstanbul: YKY s. 48

[5] Woolf, Virginia. (2012). Kendine Ait Bir Oda (İlknur Özdemir, Çev.) İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi

[6] Ibid.

[7] Ibid.

[8] Ibid.

[9] Urgan, Mina. (2001) Virginia Woolf. İstanbul: YKY s. 53

[10] Woolf, Virginia. (2012). Kendine Ait Bir Oda (İlknur Özdemir, Çev.) İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi

[11] Ibid.

Yayımlayan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.