Damızlık Kızın Öyküsü – Margaret Atwood

Kitap: Damızlık Kızın Öyküsü

Yazar: Margaret Atwood

Çeviri: Sevinç Özcan Kabakçıoğlu

Yayınevi: AFA Yayınları

Basım: 1. Baskı

Türü: Roman

Arka Kapak:

“Bir kadın bir sabah kalksa, işe gitmeden önce her zaman sigara aldığı dükkâna uğrasa ve kendisine kredi kartının geçerli olmadığı söylense, ardından işten atılsa ve bunların sadece kadın olduğu için başına geldiğini öğrense neler hisseder?

Evet, olan olmuştur. Bunca mücadele boşa gitmiştir. Kadın gene erkeğin bakımına muhtaç, ona hizmetle yükümlü bir yarı köledir. Hükümranlığı ev içi ile sınırlandırılmıştır. Üstelik artık ortada fazla çocuk da yoktur. Hava kirliliği, kimyasal atıklar, nükleer sızıntılar kısırlığa yol açmakta, doğan az sayıdaki çocuk ise sakat olduğundan imha edilmektedir.

Bu durumda kadın, Koloniler’e gönderilmek, Hizmetçilik ya da Fahişelik yapmak dışında dördüncü bir seçecekle karşı karşıyadır: Komutanlar’a sağlıklı yavrular üretmek.

Damızlık Kızın Öyküsü, 1984 benzeri bir ütopya. Yalnız bu kez kadınlar açısından yazılmış.”

İnceleme:

Damızlık Kızın Öyküsü, bizim için çok da uzak olmayan bir gelecekte; totaliter ve teokratik bir faşist rejimde geçiyor. Margaret Atwood’un çizdiği bu distopyada insanlar, kimyasal ve nükleer artıklar yüzünden kısır hale gelmişlerdir. Jacob’ın Oğulları isimli bir teokratik grup Amerikan rejimini darbeyle indirir ve yerine geçer. Rejimi ele geçirdikten sonra yaptıkları ilk iş olarak tüm kadınların banka hesaplarını dondurduktan sonra onlara pek az seçenek sunarlar; ya fahişe ya hizmetçi ya da sözde ‘onurlu’ bir yaşam sürmek için –doğurganlık testleri pozitifse- damızlık kız olma. Bu seçeneklerin dışında kalan kadınlarsa Koloniler’e gönderilirler ve Koloniler, nükleer artıklar ve savaş yüzünden bir insanın en fazla birkaç yıl yaşayabileceği tehlikeli yerlerdir.

 

Sadece kırmızı giyinen damızlık kızlar, sadece kahverengi giyinen Martha’ların (Teyze’lerin) yönetimi altında beyinleri yıkanarak hayattaki tek amaçlarının eşleştirildikleri komutanlardan çocuk doğurmak olduğunu düşündürülürler. Başkahramanımızın ismi ile Offred, Türkçe çeviride Fredinki olarak geçiyor. Erkeklerin egemen olduğu bu ülkede, doğurmak için var olan kadınların –pardon, erkeklerin tabiriyle kızların, hatta damızlık kızların- elbette ki isimleri yok. (1985’te yayınlanan bu romandan iki yıl sonra çıkan Duygu Asena’nın romanının da isminin “Kadının Adı Yok” olması manidar. Yine de Offred’in gerçek isminin June olduğunu öğreniyoruz.) Yazar aslında burada bir kelime oyunu yapıyor. Offred’in her gün beraber Bilimum Et ve Süt’e giderek yiyecek aldığı diğer damızlık kız arkadaşının ismi Ofglen; yani Gleninki. ‘Off-red’ ise isim olarak, kırmızı giyinen damızlık kızlardan ayrı duran ana karakterimizi ‘kırmızıların dışında’ alt ifadesiyle diğerlerinden ayırıyor gözümüzde. Offred’in bu merkezde en yakın arkadaşı ise bir lezbiyen olan Moira, türlü planlarla bu merkezden kaçmayı başarıyor.

 

Offred, komutanın damızlık kızı seçildikten sonra asli görevine başlıyor; komutan ve eşiyle çocuk yapma seremonisine. Bu seremonide, Komutan, damızlık kızın üzerindeyken, komutanın eşi onun ellerinden tutuyor. Bu çiftleşmede, duygusal hiçbir şey yok, hiç kimse soyunmuyor; adeta bir dinsel görev olarak yerine getiriliyor:

 

Komutan’ın eşinin adı Serena Joy. Yazar burada da kelime oyunu yaparak, İngilizce’de huzurlu ve keyifli anlamına gelen isim ve soy isimin aksine Serena Joy, dışarıdan gözlemleyebildiğimiz kadarıyla oldukça mutsuz. Eskiden şarkıcı olan Serena’nın bu toplumda saygın bir yere gelebilmesinin tek yolu bir çocuğu olması. Gilead denilen bu teokratik devlette, Komutan’ın eşi bile olsanız bir kadın olarak hiçsiniz. Sosyal statüler de kadınların bir yere gelmesine yardımcı olmuyor artık. Mutlak bir erkek egemenlik söz konusu romanda.

 

Karakter, roman boyunca hamile kalmaya çalışıyor, bunun için evin şoförünü bile kullanıyor, Serena Joy’un isteğiyle hem de. Şoför Nick’ten hoşlanmaya başlayan Offred bir süre sonra eşi Luke’a olan sevgisini sorguluyor. Aklındaysa eşinin, feminist-aktivist annesinin ve çocuğunun nerede olduğu sorusu var.

 

Geçmişindeki ismiyle June, bir süre sonra bu sisteme boyun eğmeye, hayatta kalmak için özgürlüklerinden vazgeçebileceğini düşünmeye başlıyor. Gördüğü bu yazıyı ise roman boyunca aklından geçiriyor: “Nolite te bastardes carborundorum.” Anlamı, kibarlaştırarak söylersek: “Alçakların sizi aşağılamasına izin vermeyin.” Bunu bilse de bir şey yapamıyor.

 

Arkadaşı Moira’yla, resmi olarak yasaklansa da erkeklerin ‘ihtiyaçları’ için açık tutulan ve üst düzey tüm yöneticilerin ‘eğlenmeye’ geldiği bir otelde, komutanın onu götürdüğü bir günde karşılaşıyor Offred. Buranın ismi “Jezebel’in Yeri”. Kadınların önceki hayatlarındaki meslekleri öğrenince şaşırıyor Offred; sosyolog, avukat, gazeteci… Bunların hiçbirinin önemi yok; kadınların iki görevi var, biri çocuk doğurmak diğeri de erkeklerin ihtiyaçlarını gidermek ve ikisi de aynı kapıya çıkıyor: Esaret. “Labirentin içinde kaldığı sürece, bir fare de istediği yere gitmekte özgürdür.”[1] diye geçiriyor aklından Offred. Kadınların günümüzde de hissettiği bir duygu değil mi bu? Erkeklerin dediklerini yaptığınız sürece özgürsünüz; evlenip çocuk doğurduğunuz, evden dışarı çıkmadığınız.

 

“Biz, iki bacaklı rahimleriz, hepsi bu: Kutsal tekneler, gezgin kadehler.”[2] Hepsi bu. Kitabın sonu başkahraman açısından belirsiz bitse de, günümüz için hiç de belirsiz değil bence. Orwell’in 1984 ile Atwood’un Damızlık Kızın Öyküsü kitapları arasında bir distopyada yaşıyoruz. Kitapta anlatılanlar, sebepsizce en az dört çocuğun dayatıldığı, kürtajın ve doğum kontrolünün vatan hainliği olarak devletin en yüksek mercii tarafından dillendirildiği bir ülkede bana çok da uzak gelmedi. Bu yüzden, tüm kadınların mücadele ederek geleceği feminist ve eşitlikçi temeller üzerine inşa etmeleri gerektiğini düşünüyorum.

 

[1] sy. 190

[2] sy. 156

 

2014

 

Yayımlayan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.