Prometheus

Sevgi de bir çeşit korkaklık değil mi? Birini sevmemizin altında bencilce duygularımız yatmıyor mu? Bütün diğer duygularımızın altında; birine bağlanırken, anne ve babamıza karşı çıkarken, sevdiklerimizden ayrılırken, birinden hoşlanırken ve onun dudaklarından sözcükler dökülüp de onun bizi sevmediğini anladığımızda kaşlarımızın ortasında, dudaklarımızın kenarında beliren hayal kırıklığında yalnızca bir korku var: yalnızlık korkusu.

Yalnızlık, hayatın meşgalesinde oturup da üstüne çok düşündüğüm bir kavram olmadı. Sadece yalnız olduğumu bildim. Onun Tanrı’ya ait olduğunu söyleyenler, yine yalnızlıktan korkanlar, değişen bir şey yok. Kendi içinde kalabalıklarla yaşayan insanların sözü bu. O kadar kalabalıklar ki kendi seslerini duymuyorlar. Yalnızlıklarını göz ardı edip onun korkusundan kurtulacaklarını sanıyorlar. Beni de kendi kalabalıklarına çekmeye çalışıyorlar. İlişkim oluyorlar, arkadaşım, ailem oluyorlar. Konuşuyorlar, konuşuyorlar, konuşuyorlar… Onlara karşı yabancı kalan bir yanım var. Kimsenin kalabalığı olamıyorum. Her defasında soğuk bir duvara toslamış buluyorum kendimi. Günler ne kadar aydınlık olursa olsun, sonunda başımı duvara yaslamış oluyorum. İpini koparan gelmiş derler ya, bunun gibi çevremdeki insanlar; onların anlamsız dertleri, kazanamadıkları sınavları, alamadıkları ev eşyaları, sahiplenemedikleri erkekleri-kadınları derken kendimi pencereden atasım geliyor. Olmuyor, yapamıyorum. Sebebi yok. Kopardıkları iplerini birbirlerine bağlıyorlar; nişanlanırken kesilen kırmızı ipte, açılışlardaki kurdelelerde, köpeklerine bağladıkları tasmalarda görüyorum sahiplenmeye olan arzularını ve bundan tiksiniyorum. Hiçbir şey istemiyorum.

Bir dolu yemin edip (evlilik adına, meslekleri adına) hepsini bozuyorlar. Söz verdim mi tutamam, sözümün eri olmadığım için değil beceriksiz olduğumdan tutamam, bu yüzden de söz vermem.

Onlardan olamam. Beni silin, atın bir ücra köşeye. Orada toprağa karışır, var olurum. İnsanların arasında geçirdiğim bu sürgün hayat, var oluş değil, hapsoluş. Yukarıdaki herkese sesleniyorum; beni kurtarın. İnsanların beni bu dünyada yalnız bırakamayacaklarını biliyorum. İnşaa eden, soğuk binalar diken, erkinin timsalini yeryüzüne yayarak medeniyetinden bahseden insanlık istese de beni yalnız bırakamaz. Lanetliyim.

Ruh, bir nefesle bedene girip bir nefesle bedenden çıkacak kadar hafif ve dünyaya katlanabilecek kadar metanetli. Ruhumun tek parça olduğuna inanmıyorum. Dünyanın bir köşesinde belki tanışmadığım; ama hissettiğim bir parçam; savaşta ölen bir çocuğun içinde, tecavüze uğrayan bir kadının toprağı sıktığı yerde, fabrikalarda çalıştırılan çocukların alın terlerinde, kesilen bir ağaçtan saçılan tozda, ailesinden şiddet gören bir çocuğun gözyaşlarında, herkes gülerken ağlayan masum bir gözde, son nefesini veren oğlunu yatıştıran annenin sözlerinde, özde; derinde ve içeride. Sırf bu yüzden bile tek başıma kendim olamam. Evet, hayat yeni açan bir filizle her gün yenileniyor, kendine anlam buluyor da insan bu anlamın neresinde kalıyor? Hiçbir ağaç veya sincap bu sabah uyandığında insanlar ne yapıyor diye düşünmedi. Ben düşündüm. Bir dağın tepesinde insanlık; Prometheus misali, ciğerini yiyen kartalların, vicdanının pençesinde kıvranıyor. Acısı katlanarak büyüyor. Belki de bunu hak etti. Doğa daha merhametli insandan. İnsanlık adına bir ümidin olmaması beni üzmüyor. Dediğim gibi bir çiçek açtığında ben de açacağım, bir yaprak yere düştüğünde ben de düşeceğim, bir rüzgar esintisinde kendimi bulacağım. Hükmetmeme, kendimi ve Tanrıları kandırmama gerek kalmayacak o zaman. Bir olacağım. Bir.

Rüyamda plastik bir bebeği biberonla emziriyordum. Bebek şeffaftı ve içi boştu, sütün dolduğunu görebiliyordum. Ben onu emzirdikçe içi doluyordu; fakat büyümüyordu. Ard arda emziriyordum ben de o telaşla, büyüyecekmiş gibi. Nafile. Bebek büyümeyince yakmaya karar verdim. Plastik, içindeki sütle birlikte yandı. Bebeğin eriyen sağ gözü düştü önce yere. O, tamamen eriyip toprağa karışırken karşısında durduğum ve yok ettiğim ufak varlığın aslında ben olduğumu anladım.

Bu rüyanın üstünde çok durmamıştım, hala da durmuyorum. Küçükken gördüğüm böcek fanuslarıyla dolu kâbuslardan daha da korkutuyor beni. Eskiden böceklerden daha çok korkardım, şimdi insanlardan daha çok korkuyorum. Böceklerin beni doğaya sunacak olan çalışkan işçiler olduğunu biliyorum.

Tanrı olsam, kendi suretimde yarattığım insandan utanırdım, dışkımdan utandığım gibi. İnsanların aklındaki bunca düşünce onun dışkısı olabilir yalnızca.

Koca bir beyinsel kanalizasyon ağında birbirini yok etmeye programlı dirençli ve değişken virüs türüne verilen ad: insan.

‘Tüm bu acıları insan olarak çekmeye geldik’ diyerek adaletsizliği meşrulaştıran dinlerin dilinden konuşmayı reddettiğim, sahte toplumun maskelerinden birini takıp da Dionysos şenliklerindeki gibi kendimi onların sahnelerinde madara etmediğim, ruhen insanlardan çok doğadaki en vahşi, en ölümcül hayvana bile daha yakın hissettiğim için sonsuza kadar lanetliyim ve tek başıma kalmaya mahkûmum. Evet, bu yalnızlık korkutuyor; çektiğim acı bile yalnızlıktan daha az korkunç. Acıya katlanırsın, yalnızlık ise gün geçtikçe katlanır, artar.

Zamanın yüzümden sileceği herbir gülüş ve gözümün kenarına iliştireceği herbir çizgi ile git gide yaşlanacağım. Buralardan gittikten sonra bir daha üzülmeyeceğim. İnsanların arasında, tek başıma, hiçbir zaman ölmeden kalmak en korkuncu olabilir. Ölümden korkmuyorum. O beni ancak tamamen özgür kılabilir. Ölümü arzuluyorum. İnsanlığın acılarını Atlas gibi sırtlanarak taşımak istemiyorum. Bu, tüm insanların içinde olan bir potansiyel. Bir kere acıyı tatmış birinin acısının aynı yerden geçmeyeceğine inanıyorum, sızı olarak ölene kadar taşımak zorunda onu.

Korkunun umutla beslenen kara kutusunun bir gün açılıp özgür kılınacağımıza inansaydım romantik olurdum; fakat ben sadece insanım. Umut, kendine en yakın emir olan unut’la birlikte ve bize anlatmak istediği, Pandora’nın kutusunun içinde saklı kaldığı ve yarının bugünden daha güzel olacağına dair inancımızı tazelemememiz gerektiği. İnsan var olduğu sürece, bu dünyada acılar var olacak. Ben, sen, o ve bizsiz onlar acı çekmeye devam edecek; en az birimiz acı çektikçe.

Umut, insanın uygarlık sahnesinden silinmesinde olabilir yalnızca ve kaderin cilvesi olarak bunu arzuladığı an ondan yüce atfettiği gücün onu Tanrısal kılmasında.

Yayımlayan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.