Ophelia

 

-ölümle evlenen kadın- 

Apartmanın güvenli kapısını, şifreyi girerek açtıktan sonra morg beyazı flüoresan ışıkların altından asansöre yürüdüm. Düğmeye bastım ve asansörün gelmesini beklerken sağ ayağımdaki topuklu ayakkabıyı vurduğu için çıkarıp ayağıma masaj yaptım. Asansör geldi, birisinin içeriden çıkmasından çekinerek ayakkabımı giydim. Kapı açıldığında karşıma çıkan alt komşumdu. Cenazelerde sergilenen makyajlı ölülerin hareketsizliğinde ve yine o ölülerin ellerinde tuttukları çiçeklerin samimiyetsizliğinde zoraki bir gülümse çıktı ikimizden de. Samimiyetsizliğimizin kokusu, ölümünkinden yoğundu.

Eve girdiğim gibi soyunarak kendimi banyoya attım. Küveti ılık suyla doldurup içine girdim. Gün içinde yaptığım şeyler geçti aklımdan. Hepsi, dizime kadar gelen suya geçip dağılarak dibe çöktü. Düşüncelerimin bataklığındaki ayaklarımdan hava kabarcıkları yüzeye çıktı.

Yaptığım hiçbir şeyde tutunacak anlamlı bir dalın olmadığını fark ettim. Daha da ötesi, hayatta olmak için neden bir dala tutunmak zorunda olduğumu düşündüm. Ellerimdeki hayatın kendi hayatım olup olmadığını sorgulamaya girişmeden küvetin iki yanından tutunarak Ophelia misali uzandım. Suyun üstünde, hayatın altında ve ölümün kapısındaydım. Kuş sesleri kesildi kulağıma. Söğüt dalları değdi yüzüme. Gözlerimi açtığımda gökyüzünün engin denizi bulutlarla karşılaştım. Bir nehirde akıyordum. Rüzgâr, sessiz duvağım, sonsuza yayılmak isteyen Medusa saçlarımı kıskançlıkla okşuyordu. Flora senfonisinin piyano tuşları dalların suya vuruş seslerini duyuyordum. Sazlar, arka fonda ılık bir melodi yayıyordu. Suyun, kayaların yanından akarken; kurbağaların nilüfer yapraklarının arasından zıplarken çıkardığı sesleri de duyabiliyordum. Algılarım, doğanın kalbinde olmanın verdiği heyecanla sonuna kadar açılmıştı. Kendimi dünyanın damarlarında gezinen bir mikroorganizma olarak düşündüm. Herbir hücremin doğa tarafından, doğanın kendisine çevrildiğini bilmek, ona dönüşmek ve bedenimden, edilgin kalarak arınmaktı deneyimlediğim.

Kendimi akışa tamamen bırakmıştım. Akışta olmak, yaşamaktı. Kilise korosu orgu gibi derinden uluyan bir kurdun sesi ilişti kulağıma. Korkmadım. O ve arkadaşlarının nehre girip de bana zarar veremeyeceklerini bilmek, garip bir şekilde hoşuma gitti. Onlar tarafından canlı canlı parçalanarak doğanın şerefinde şehit olduğumu düşündüm. Dişler, etlerime battıkça bedenimde küçük mor şok dalgaları yayılıyor ve morluklar birleşip koca bir ölü bedeni oluşturuyordu. Kurban olmanın, insanlık tarihindeki dayanılmaz çekiciliğiydi bana bunu hayal ettiren. Mor noktalar büyüyerek gözümün önüne geldi. Balıklar, akışın tersi yönde suyun üzerine atlayarak yüzüyorlardı. Bir şeyden kaçıyor gibiydiler. İleride, büyük bir çukur veya karanlık olabilirdi. Bulutlar, birleşerek dünya şeklini aldı. Gözümün önündeki mor nokta yerini kararan gökyüzüne bıraktı.

Karanlığa doğru bir akımın ortasında akmaya devam ettim. Flora, yıllar önce kaybettiğim doğa annem, beni ölümle evlenmem için kutsal suyuyla arındırmış, saçlarıma çiçekler kondurup onun kollarına bırakmıştı.

Narkissos’u gördüm. İnsanlar tarafından egonun timsali bellenip aşağı görünen zavallı Narkissos. Halbuki o, gördüğü yansımanın kendisi olduğundan habersizce aşık olmuştu. Onun aşık olduğu kendisi değil, kendi suretinde bir başkasıydı. Tüm aşklar böyle değil miydi? Başka bir görüntüdeki kendi benliğimiz değil miydi aradığımız ve bulamadığımız?

Yeraltı Dünyası’na gelmiştim. Ölü ruhların işlendiği sessiz çarkların sıcaklığı ve buğusu üzerimdeydi. Ruhların çektikleri acıları içime çekebiliyordum. Üzerine ant içtiklerinde Tanrıların bile sözlerinden dönemedikleri Stiks Nehri’ndeydim. Bir gün bu dünya, yer altı ve yer üstüyle tamamen yok olsa da insanın boyunduruğu altına almaya çalıştığı Flora’nın tüm güzelliklerinin aklımda kayıp bir düş olarak sonsuza kadar var olacağına yemin ettim.

Ölülerin kolları, suyun altından omzuma ve belime dolandı. Kuru, ince parmaklarıyla beni de aşağıya çekmek istiyorlardı. Onlardan da korkmadım. Akıntıya güvendim ve devam ettim. Kharon’u gördüm. Ruhları nehrin bir ucundan diğerine taşıyan yaşlı görevli, kayığında kürek çekiyordu. Demek ki Akheron Nehri’ne varmıştım. Nehrin kıyısında, Dante’nin İlahi Komedyası’nda anlattığı ruhlar kıvranıyorlardı. Onlar, geçiş için Kharon’a para vermeyen onurlu ruhlardı. Belki de meçhul bir cephede öldürüldükten sonra gözlerine sikke koyan olmamıştı. İnsanların şehitlik mertebesine ulaşanlar, öbür dünyada da unutulmuştu.

Dante, kaçırılan sevgilisini bulmak, daha da önemlisi ataerkil toplum yapısının sırtına yüklediği şerefini kurtarmak için inmişti Ölüler Diyarı’na. Herkül de dünyasal emelleri için yolları arşınlamıştı. İkisi de samimi gelmiyordu bana. Onlara ancak acıyabilirdim. İnsanlar, nefretime değmeyecek kadar zavallı varlıklardı. Hepsi kendi Tantalos işkencesinde; sular yere eğildiğinde çekilen, gökyüzünde salkımlar uzandığında gerileyen. Ancak Tanrılardan nefret edebilirdim; çünkü onlar bizi bu var oluşa itip lanetleyen ve kendi krallıklarında ambrosia içip eğlenen.

Sırayla İniltiler Nehri’ni sonra da Ateşin Nehri’ni geçtim. İniltiler Nehri buz tutmuş olmasına rağmen onun üzerinden sessizce aktım. Ateşin Nehri’ndeki alevler, saçımın ucuna bile zarar vermedi, aksine bir önceki nehrin soğukluğunu kırdı üzerimdeki. Ateşin Nehri’nin kıyısında da karşıdan karşıya geçmek için rüşvet verenleri gördüm. İnsanın doğası ölümle değişen bir şey değildi.

Uzaklarda oturan Hades’i düşledim. Tanrıların arasında tek saygı duyduğum oydu. Ölümün sıfatı olan Tanrı, dünya güzelliklerinin altında tüm çirkinliğiyle oturuyordu. Bu çirkinlik, yalnız olsa da onurluydu ve dünyanın tüm güzelliklerinden daha samimiydi.

Kaybettiğim tüm sevgililerimi ve onlarla beraber akıp giden sevgilerimi düşündüm. İnsanlar nasıl olmuştu da sevme yetimi elimden alabilmişti. Benim gibi pek çok Ophelia, Hamlet’ini kaybettiği için delirmemişti, hayatın acımasızlığını kavradıklarından kaçış amacıyla atmışlardı kendilerini nehrin yumuşak sularına.

Hayatım, zevk alıyormuşum gibi yaptığım sahte bir düğüne dönüşmüştü. Yasını samimiyetle tutacağım bir cenazeyi yeğlerdim.

Unutmanın Nehri, Lethe’ye vardım. Bu, beşinci ve son nehirdi. Ağzımı açıp suyu içersem Stiks Nehri’nde verdiğim sözü sonsuza kadar unutacaktım. Ağzımı araladım ve…

Kedim, küvetin üstüne çıkmış, musluktan damlayan suyu içmek isterken patisini suya değdirdiğinde yutmuştum suyu. Ellerimi yavaşça bıraktım ve suyun içine girip çıktım. Tuvaletin lambası yanıp sönüyordu. Karanlık, aydınlık; doğum, ölüm ve tüm bunların yanında ‘kalım’. Hayat, bir ‘kalım’dı; yaşam değildi. Yaşam, belki bir yerlerde, mutlu insanların diyarında akıyordu. Burada değildi. Boşuna bu hayat için ölüm-kalım savaşı demiyorlardı. Elimde güzelleyebileceğim ölüm kalmıştı yalnızca, beni o kurtarabileceği için.

Hepimiz, hayat denilen bataklıkta boğulmaya mahkûmduk ve gerçek güzellik bu diyarlardan yıllar önce çekip gitmişti.

Yayımlayan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.