Nemesis

Çünkü biçimimizi yitiriyoruz.

Garip rüyalar görüyorum. İnsanlar, olmayan sandalyelere oturuyorlar, olmayan çantaları taşıyorlar, olmayan kapıları açıyorlar. Görünmez eşyalara bilinir isimler verip onlara hükmediyorlar veya hükmettiklerini sanıp onlar tarafından kullanıyorlar. Hiçbir şeye sahip olamazlar bilmiyorlar. Bilmedikleri için suçlu sayılmıyorlar, yüce adalet divanında. Yine de biri gözlüyor onları, Tanrıların pis işlerini yapan yüce bir Tanrıça…

Bilmediğim bir güç beni kendine çekiyor. Doğanın kalbindeki çıplak Nymphelerin onlarla birlikte olmam için ikna çağrıları bunlar. Onlardan biri olmamı istiyorlar ki benim bu dünyadaki yerime geçebilsinler.

Sonsuza kadar akmak istiyorum. Bir bütünde bin yitik parçaya ayrılmış olmaktansa, bir yitiklikte bütün kalmak istiyorum. Sonsuza kadar uyumak istiyorum. Çünkü uyandığımda hep aynı hayal kırıklığının baş ağrısı.

Uygarlık; çamaşırlık, ekmeklik, kitaplık gibi bir kelime. Onlardan ne daha az ciddi ne de daha az oralı olan bitene. Sırıtırken dişlerinin arasında kalmış insanları sokaklarda her gün görmek mümkün: Köşebaşlarında çocukları ilaçla uyutarak dilenenler misal.

Ve uygarlığın bin parçaya bölünmüş ölü çocukları içimizdeki. Onlarla birlikte ben de formumu yitiriyorum. İnsanlar, benim göremediğim eşyalara dönüşüp yok oluyorlar rüyalarımda.

Aklımın kıyısından düşüp uyanıyorum, bir daha uyanmamayı dileyerek. Hangi güç dürtüyor beni? Gecenin Tanrıçası Nyx mi? Ruhumu alamadığı için ondan da korkmuyorum.

Beyaz kanatlarından bir tüy düşüyor aklıma. Kanadın mürekkep batırılacak ucu kafamı sıyırıyor ve kanıma bulanıp yere düşerek onun ismini yazıyor: NEMESİS. Gecenin merhametsiz misafiri, insanoğluna hak ettiği cezayı veren, adaletin keskin kılıcı Nemesis. Bencilliği oluk oluk içip ‘ben’ basamaklarında kahkahalar atarak gezinenleri; insanların emeğini, canını, kanını altın sürahilerden boşaltıp kadehleriyle tokuşturup içenleri, erdemsizliğin bir gramını bile bünyesinde barındıranları keskin kılıcından geçiren zamanın acımasız elçisi, kudretli Nemesis. Bir tek ondan korkuyorum. Beni keskin kılıcıyla parçalara ayırıp bu dünyaya mahkûm edebilir. Buradan çekip gitmek istiyorum. Nymphelerin çağrısına cevap vermek istiyorum.

Yaşamın ölümle alıp veremediği nedir? Benim yaşamla alıp veremediğim neyse odur. Yaşamla ölüm arasında kalan bedenim, ikisinin birbirine peşkeş çektiği. İçimi kederle dolduran nedir bilemiyorum. Rüyalarımda kusuyorum hepsini. İnsanlar, dediğim gibi, görünmez eşyalara dönüşüp yok oluyorlar. Kimi marka çantasına, kimi yüz binlerce lira verip aldığı saatine; herbiri de gösteriş budalalığının doruğunda kullandığı metaya dönüşüyor. Bu yüzden buraya ait hissetmiyorum. İnsanlığın sahip olma dürtüsü bende yerini yok olmaya yönelik bitmez tükenmez bir arzuya bırakıyor. Rüyalarımdaki insanlar gibi yok olmak isteyen benim. Onların yükünü sırtımda taşıyamıyorum. Adaleti sağlayacak o güç, yüce Tanrıça, sanki hiçbir zaman gelmiyor. Geldiğinde de onları değil, beni cezalandırıyor.

Bu dünya, içinden çıkılamayacak bir labirent, bütün gibi görünen bir yitiklik. İçinde sayısız kayıp parça var. Fakat yitik düşlerin ülkesinde, perdenin buradan ötesinde, herbir kayanın, çiçeğin tanrısal bir anlam atfedildiği o kutsal diyarlarda her şey kendi içinde kozmik bir uyuma sahip. Bu uyum, parçaların tek tek bütünsel anlam ifade etmesinden kaynaklanan sahih bir uyum. O diyarlarda bulunmamak üzere kaybolmak istiyorum.

Dünyadaki kutsal kâse durmadan taşıyor; bir yandan insanlar çoğalıyor, bir yandan paraya para demeyenlerin salyaları daha fazlasıyla birlikte köpürüyor ve sinekler onların değil sokaklarda ölen insanların üzerine konuyor.

Ve Nemesis, çatık kaşları ve dakikliğiyle bu zevk-i sefanın içinde keyfekeder yaşayanları cezalandırmak için bir elinde ilahi adaletin şaşmaz kum saati, diğer elinde kılıcıyla geliyor. Yorganın altına giriyorum, geceleri yatağının etrafındaki hayaletlerden saklanmaya çalışan bir çocuk gibi. Geçtiği yerlerden insanların çığlıkları yankılanıyor. Bana doğru geliyor. Beni de cezalandıracak. Ondan hiçbir ölümlü kurtulamaz. Karanlık bir ormanın içinde ölümüne koşuyorum, belki de ölümüme. Rüyalarımda hep gittiğim o gölü bulmaya çalışıyorum. Gecenin pelerininin altında saklanmış birkaç yaratık karanlıktan bana sırıtıyor.

Gölü buluyorum. Nympheler çıplak vücutları ile gölün içindeler ve bana ellerini uzatıyorlar. Kıyafetlerimi çıkarmadan suya giriyorum. Daldığım an gözlerimi kapatıyorum ve bu dünyaya uyanıyorum. Yine ölemiyorum. Uykunun kardeşi ölüm benimle yine dalga geçiyor.

Bir bardak soğuk su içmek için mutfağa koşuyorum. Homeros’un yaşadığı bu topraklardan, İzmir’den çıkan bir kült olduğu aklıma geliyor Nemesis’in. Suyu yudumlarken aklıma dank ediyor: Cezalandırılmak için gönderildik tanrılar tarafından bu dünyaya. Tanrıların, Nemesis aracılığıyla zevk için avlandıkları bir gezegende var olmak için çırpınıyoruz. Ve adalet, kötülerin cezalandırılması şeklinde değil, mutlu olanların hayatlarına biraz üzüntü katma şeklinde tezahür ediyor. Adaleti bu sağlıyor. Hepimiz, Nemesis’in kılıcıyla ama az ama çok yaralanarak eşitleniyoruz. Onun bizi yaraladığı yerde vicdanımız kabuk bağlıyor da iyileşiyor muyuz? Bilemiyorum.

 

Yayımlayan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.