Turgut Uyar’ın Şiir Anlayışı Üzerine

Söz konusu Turgut Uyar olunca; konu olanın söz olmasından kaynaklı söylenecekler yetersiz kalıyor; çünkü Uyar, sözü her anlamıyla kullanabilen, bunu yaparken de hayatın dışına çıkıp kendini ve sanatını soyutlamadan, okurla aynı evrende yaşayarak var olan usta bir şair. Daha ilk şiiri Arz-ı Hal ile –bu şiir, ileride onu Turgut Uyar yapan şiirlerden biri olarak pek sayılmasa da- Nurullah Ataç gibi bir ‘dil sapığı’na ‘Ne olursa olsun, onun için atıyorum zarımı’[1] dedirtecek kadar sağlam bir dile sahiptir. Turgut Uyar’ı, Turgut Uyar yapan nedir diye sorulursa; şehre sinen konuyu, sesi, insanı ve insana sinen şehri, daha fazlasını değil, bu kadarını basitliğin en iyi soyutlama olduğunu bilerek yazması diyebiliriz.

Nedir Turgut Uyar’a göre şiir? Ona göre şiir, insanda değişmeyeni aramaktır. Kendi sözlerinden: “Şiirde ölmezi aramak boşunadır. Bir kez günü geldiğinde ölmeyen şiir, çağında da zaten pek yaşamamıştır. Bununla beraber değişen çağlar, değişen şiirler ortasında, insanda değişmeyeni aramak akla gelebilir.”[2]

Şiiri, zaman içinde yapısal ve içeriksel olarak değişse de dokunduğu konular belli bir düzlemde kalmıştır, bu da insanda değişmeyendir. Uyar, kimi zaman yalnızlıktan dem vurarak, kimi zaman esriksel; Eski Kırık Bardaklar’ın kenarından, Geyikli Gece’nin içinden, Göğe Bakma Durağı’ndan, zamanın işleyen Büyük Saat’inin altından seslenmiştir bize.

İlk şiir kitapları Arz-ı Hal (1949) ve Türkiyem’den (1952-1963) sonra, Uyar başta Dünyanın En Güzel Arabistanı (1959) ile, kendi sesini bulmaya başlar. Şiirleri ‘toplumcu’ tüm tortulardan sıyrılır ve tüm çıplaklığı ile yaşamı önümüze sunan yapıtlara dönüşür. Uyar, 1950’lerin sonuna doğru askerliği bırakıp Ankara’ya gelir. Kır hayatından sonra yabancıladığı şehir hayatından ‘naylon’ olarak bahseder kitabın ilk şiiri Geyikli Gece’de. Uyar, boğazımıza kadar battığımız betonların içinden artık çok uzaktaki doğaya bir bakış fırlatır ve gözlerimizde kalan son masumiyet pırıltısının bu geyikli geceden geldiğini ifade eder. Şehrin dişlileri arasında sıkışıp kalmışlar için bir hatırlatıştır bu. Bu durumu en iyi özetleyen görüntünün geyikli bir duvar kiliminin karşısında şarabını yudumlayan şair veya okuyucu olduğunu düşünüyorum:

“Geyiğin gözleri pırıl pırıl gecede

İmdat ateşleri gibi ürkek telaşlı

Sultan hançerleri gibi ayışığında

Bir yanında üstüste üstüste kayalar

                                               Öbür yanında ben”

Herkesin tek tipleştirildiği, sindirildiği bu hayatta sığındığımız odalardaki ‘umutlu sevişmeler’imiz, ‘gümüş semaverler’den çıkan buhar, ‘kesme avizeler’in sallantısı bize umut veren ve karşısında biz; bu umuda karşı yapabileceği hiçbir şey olmadan duran ve tek avuntuyu şiirin sonundaki gibi ‘Bir bardak şarabı kendim için içiyorum’ diyerek bulanlar. Yalnızlık ise son dizeden sızıyor odamıza: “Uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum.”

Bu kitaptan sonra gelen Tütünler Islak (1962) kitabındaki Terziler Geldiler şiiri ile Uyar, sanayileşme karşısında yenik düşen el emeğinin durumunu yansıtır. Terziler Geldiler, Geyikli Gece’ye benzer bir mistik tada sahiptir. Terzilerin ağıt yaktıkları at, mekanik olanın karşısında bir tepki ve yitip gidendir. Tüm şehir, bir cenaze hazırlığı içindedir. Onbin yıllık çelenk, insanlık tarihinin geldiği noktayı işaret eder bize. Terziler gelirler ve üzerlerinde bir durgunluk vardır:

“Terziler geldiler. Durgunluktu o dökük saçık

                                               giyindikleri

Yarım kalmışlardı. Tamamlanmadılar. Toplu

                                               odalarını sevdiler.”

Uyar, Geyikli Gece ve Terziler Geldiler örneklerinden de görülebileceği üzere, evrenini herbir kitap ile daha da genişletir. Şehirleşme, sanayileşme sonucu evine, odasına hapsolan insan, aynılaşır ve bireyselleşemez. Uyar, toplum ve birey bağlamında pek çok görünmez iğneyi inceden batırır ve şiirindeki terziler gibi işler aklımıza sunmak istediği portreyi.

Divan (1970) ile farklı bir biçemi dener şair. Fakat geleneksel olana dönmek gibi bir çabası yoktur. Geleneksel olanla, kendi zamanının algısını birleştirir ve özgün bir tat sunar bize. Divan, geleneksel şiir ile dönem şiiri arasında bir köprü olur: Beyit şeklindeki dizelerde, kafiyeler dikkat çeker. İçerik ise divan şiirinden farklı ve daha geniştir.

Aslında Turgut Uyar üstüne konuşmak yersizdir; onu okumak yeterlidir. Şiiri analiz etmeye çalıştığımızda belki de büyük bir ahmaklığa kapılmış oluruz. O yüzden şiir üzerine ahkâm kesmektense Turgut Uyar’ın kendi sözleriyle bu yazıyı sonlandırmak daha mantıklı olur: “Şiir yazmaya yeltenmek, geleneksel ve umarsız bir aptallıktır. Şiir hiç olmamıştır: Gök gürültüsünden ve yalnız adalardan başka. Üstelik gereği de yoktur, olmayacak mutluluklar ve olağan umutsuzluklardan başka, hayvansal saflığı aramaktan başka.”[3]

[1] Uyar, Turgut. (2003) Ne Güzeldi Senin Çılgınlığın. İstanbul: Adam Yayınları, s. 11

[2] Uyar, Tomris. (1999) Şiirde Dün Yok Mu. İstanbul: Can Yayınları, s. 52

[3] Ibid., s.260

Virginia Woolf’un ‘Kendine Ait Bir Oda’sı

Sadece 20. yüzyılın değil tüm zamanların en büyük yazarlarından biri olan eleştirmen, romancı ve feminist Virginia Woolf’un küçüklüğünden beri kendine ait bir odası olmuştu. Babası Leslie Stephen, yayıncılıkla uğraşan entelektüel bir adamdı. Fakat Viktorya Çağı’nın gereği olarak kızlar okula gönderilmediği için Woolf, kendisini babasının kütüphanesinde ve özel derslerle geliştirmeye çalışmıştı. Kendine ait odası onun için bir kaçış noktası olmuş ve onu özgür kılmıştı.

1929’da yayınlanan ‘Kendine Ait Bir Oda’ gelecekteki pek çok feminist mücadeleyi ateşleyen bir başeserdir. Kitap, Woolf’un ‘kadınlar ve kurmaca’ adlı iki makalesinden bir araya getirilerek oluşturulmuştur. Kitapta Woolf, “Başyapıtlar, tek ve her şeyden ayrı olarak doğmazlar; yılların ortak düşüncesinin ürünüdürler.”[1] diyerek farkında olmadan ‘Kendine Ait Bir Oda’nın başyapıt olduğunu doğrular; çünkü kitap Woolf’un yıllar içindeki birikimleri sonucu ortaya çıkmıştır. Kitabın başında Woolf, kadın olduğu için bir kolejin kütüphanesine alınmaz ve bu noktadan başlayarak pek çok alanda kadın-erkek eşitsizliğini eleştirmeye başlar. Kadınlar, o dönemde ancak özel bir izinle veya bir fakülteli eşliğinde İngiltere’nin saygın okullarının kütüphanelerine girebiliyorlardı.[2] Bunun üzerine Woolf kitapta şunu söyler: “Kitaplıklarınızı istediğiniz kadar kapatıp kilitleyin; ama benim aklımın özgürlüğüne vurabileceğiniz hiçbir kilit, hiçbir kapı, hiçbir sürgü yoktur…”[3] Yaşadıklarını unutmayan Woolf, iki büyük üniversiteden yıllar sonra gelen fahri doktora tekliflerini reddeder.

Woolf’un kitaptaki feminizminin temeline bakarsak, babasının çocukluğunda onu göz ardı etmesinden veya ağabeyinin ona cinsel tacizde bulunmasından bahsetmek ne kadar doğru olur bilemeyeceğim; fakat Viktorya Çağının kadını her alanda ikinci plana koyan yapısı bu temel için iyi bir dayanak oluşturur.[4] Kadınlara en ünlü tavsiyelerinden biri olan: “Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!..”[5] sözleri de bunu destekler niteliktedir. Woolf, üst orta sınıf bir aileden geldiği için bir kadının özgürleşmesinin ekonomik bağımsızlığa sahip olmasından geçtiğini biliyordu. Ölümünden yıllar sonra etkisini göstermeye başlayacak olan pek çok feminist harekete –liberal, sosyalist, radikal vs.- bir noktaya kadar temel oluşturduğu söylenebilir.

Onun feminizmi, erkek karşıtlığına değil, kadın-erkek eşitliğine dayanan bir temel hak savunumudur. ‘Kendine Ait Bir Oda’da,  “Kadınlar yüzyıllardır, erkek görüntüsünü gerçek boyutlarının iki katında gösterebilen enfes bir güce sahip büyülü bir ayna görevini yerine getirmişlerdir.”[6] diyerek, günümüze kadar gelen eşitsizliğin temelinde sadece erkeklerin değil kadınların da payı olduğunu belirtir. Bu eşitsizlik, bir yanılsamadan ibarettir ve ancak kadınlarla erkekler birbirlerine eşit ayna görevi görürse düzeltilebilir. “Çünkü kadınlar gerçeği söylemeye başlarsa erkeğin aynadaki görüntüsü küçülmeye başlar; yaşam karşısındaki uyumsuzluğu yok olur. Aynadaki görüntü son derece önemlidir, çünkü canlılığı pekiştirir. Bunu elinden aldığımızda erkek, kokaini elinden alınan bir uyuşturucu bağımlısı gibi ölüp gidebilir.”[7] diyerek kadınların artık kendilerine karşı da dürüst olmaları, erkekleri gözlerinde büyütmemeleri gerektiğini telkin eder.

Yaratıcı büyük zekâların sadece erkek değil, aynı zamanda kadın beynine de hükmeden dehalar olduğunu söyler Woolf ve buna en iyi örnek olarak Shakespeare’i verir kitapta: “…bedende iki ayrı cinsiyet olduğuna göre acaba zihinlerde de, bedenlerdekine denk gelen iki ayrı cinsiyet var mı ve acaba mutlak tatmine ve mutluluğa ulaşmak için onların da birleşmesi gerekiyor mu? Amatörce ruhun bir şemasını çizmeye giriştim, her birimizin içinde iki güç bulunacaktı, biri erkek biri kadın; erkeğin beyninde erkek kadına egemen olacaktı, kadının beyninde de kadın erkeğe egemen olacaktı. Bu ikisi uyum içinde bir arada yaşarlarsa, ruhsal işbirliği yaparlarsa, normal ve rahat bir beden hali doğar. Bir kişi erkekse, beyninin kadın tarafı yine de etkilidir; bir kadın da içindeki erkekle ilişki içinde olmalıdır. Coleridge, büyük bir zihnin çift zihniyetli olduğunu söylerken belki de bunu kastediyordu. Ancak böyle bir birleşme olursa zihin eksiksiz döllenmiş olur ve bütün yetilerini kullanır. Belki de katıksız erkek olan bir zihin yaratıcı olamaz, katıksız kadın olan bir zihin de, diye düşündüm.”[8]

Shakespeare kadar yetenekli hayali bir kız kardeşten bahseder ve onun toplumsal yargılar sonucu kadın olarak yazı yazamayışını, ataerkil yapıda nasıl öğütülüp intihara sürüklendiğini anlatır.[9] Bu çarpıcıdır; çünkü kadınlardan neden bir Shakespeare çıkmıyor sorusuna tokat gibi bir cevaptır. “İmzasız birçok yapıtın ardında bir kadının gizlendiğini varsayacak kadar ileri gidebilirim.”[10] diyerek de kadınların yeteneksiz olmadığını, ikinci planda kalmalarının toplumsal bir sürecin sonucu olduğunu ifade eder.

Kitaptaki en önemli cümlelerden biri de şudur: “Bir kadın olarak benim ülkem yok. Bir kadın olarak kendime bir ülke istemiyorum. Bir kadın olarak benim ülkem bu dünya.”[11] Bu cümle ile Woolf, kadınlara paraya ve bir odaya sahip olduktan sonra gücün kölesi olmamalarını; savaşları, düşmanlığı dünyaya dayatan ataerkil yapının aksine yertsiz-yurtsuz ve bağlamsız bir özgürlükle hareket etmelerini öğütler.

Woolf, sonradan kendi ismiyle anılacak ‘bilinçakışı tekniği’nden ‘Kendine Ait Bir Oda’da bahseder: “Yaşam, simetrik sıralanmış bir dizi fayton feneri değildir. Yaşam, parlak bir ışık halkasıdır. Bizi, ilk bilinçlendiğimiz andan sonuna dek saran, yarı saydam bir örtüdür.” ‘Mrs. Dalloway’ için bu tekniğin en iyi kullanıldığı kitaplardan biridir diyebiliriz. Kitap, Mrs. Dalloway’in bir gününü sarıp sarmalar ve bize sunar. Gözlerimiz kapalı, onunla elimizde oynarken tam olarak neler olduğunu kavramaya çalışırız, net sınırlar koymaz Woolf. Olayları biraz da bizim bilincimizin akışına bırakır.

‘Kendine Ait Bir Oda’, Woolf’a başlamak için güzel bir kitaptır; akıcı dili ve Woolf’un nükteli anlatısı onu kavramanız için yardımcı olur. O, her kitapta kendini aşan bir yazar olduğu için, onu anlamak için bu kitap yeterli değildir. Cinsiyet kavramını müthiş bir kurgunun içinde alt-üst edip eriten ve aşkın bedenleri aşan gücünü bize gösteren ‘Orlando’yu, bilinç akışına kendinizi bırakıp çiçekleri kendisinin alacağını söyleyen ‘Mrs. Dalloway’i, daha şiirsel hala getirmek için ayakta sesli okuyarak düzelttiği eserin ritmi için ‘Dalgalar’ı, hayatın bir yanıp bir sönen ışığı altında sessizce düşüncelere dalmak için altında oturacağınız ‘Deniz Feneri’ni okuyarak onu daha iyi anlayabilirsiniz.

Woolf, ‘Kendine ait oda’sında, aklının gelgitlerinde gelip giderken, ablasının ressamlığına özenerek şövale üzerinde yazdığı kitaplarında içini dökerek rahatlıyordu. Bir sakin, bir fırtınalı Woolf, engin bir okyanus misaliydi. Akli rahatsızlığı, aynı zamanda yaratıcılığını körükleyen bir unsurdu; doktoru eğer iyileşirsen hayal gücünden yoksun kalabilirsin bile demişti. Delilikle dâhilik arasında yaşamla ölüm arasında gelip gittiği gibi sallanıyordu. Hayatını edebi kaygıları üzerine inşa etmişti ki bu onu intihara sürükleyen en büyük sebeplerden biri olmuştu: artık yazamıyorum dediği noktada ceplerine taşları doldurup Ouse nehrinin soğuk kollarına sarılmıştı. Mezar taşında yazılı olan ‘Dalgalar’ kitabının son sözleri onun bu ruhsal gelgitleri esnasında ölüme karşı tavrını özetler: “Kendimi sana doğru savuracağım, yenilmeksizin ve boyun eğmeden, ey ölüm!” Ölüme boyun eğmeden, ona kendini teslim edişiydi beni ona hayran bırakan.

Woolf, bu sayfalara sığmayacak kadar derin bir yazar. Yazımının sırrı, melankolik büyüsünden kaynaklanır. Kendinizi onun buğulu dünyasına bıraktığınızda karşı konulmaz bir huzur ve aynı anda tekinsizlik içinde bulursunuz. Onun dilinin etkileyiciliği, dönüştürücü sessiz bir güç olmasından gelir. Okuduğunuzda, cümleler akar gider ve dimağınızda hoş ve kalıcı bir tat bırakır. ‘Kendine Ait Bir Oda’da “Yazmak istediklerinizi yazdığınız sürece önemli olan tek şey budur; bunun yüzyıllarca mı yoksa yalnızca saatlerce mi önemli kalacağını kimse söyleyemez…” der Woolf. 90. yılına yaklaşırken önemini hala koruyan ‘Kendine Ait Bir Oda’, Woolf’un daha yüzyıllarca etkisini sürdüreceğine işaret.

Truman Capote’nin de belirttiği gibi: “Virginia Woolf, kulağa hoş gelmeyecek hiçbir cümle söylememiştir.” Yaşam denilen sahile şimdiye kadar ne yazdıysanız herbir cümlesi, kıyıya vuran dalgalar gibi onları siler götürür, size geride temiz bir sayfa bırakır. Woolf’un da dediği gibi “Temiz kum üstünde temiz deniz suyu, belki de dünyadaki en güzel şeydir.” ve onun kitapları en temiz kum, cümleleri de en temiz deniz suyudur.

Kaynakça:

Woolf, Virginia. (2012). Kendine Ait Bir Oda (İlknur Özdemir, Çev.) İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi

Urgan, Mina. (2001) Virginia Woolf. İstanbul: YKY

Curtis, Anthony. (2012).  Virginia Woolf. Bloomsbury ve Ötesi (Özge Çağlar Aksoy, Çev.) İstanbul: İletişim

[1] Woolf, Virginia. (2012). Kendine Ait Bir Oda (İlknur Özdemir, Çev.) İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi

[2] Curtis, Anthony. (2012).  Virginia Woolf. Bloomsbury ve Ötesi (Özge Çağlar Aksoy, Çev.) İstanbul: İletişim, s.223

[3] Woolf, Virginia. (2012). Kendine Ait Bir Oda (İlknur Özdemir, Çev.) İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi

[4] Urgan, Mina. (2001) Virginia Woolf. İstanbul: YKY s. 48

[5] Woolf, Virginia. (2012). Kendine Ait Bir Oda (İlknur Özdemir, Çev.) İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi

[6] Ibid.

[7] Ibid.

[8] Ibid.

[9] Urgan, Mina. (2001) Virginia Woolf. İstanbul: YKY s. 53

[10] Woolf, Virginia. (2012). Kendine Ait Bir Oda (İlknur Özdemir, Çev.) İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi

[11] Ibid.

Damızlık Kızın Öyküsü – Margaret Atwood

Kitap: Damızlık Kızın Öyküsü

Yazar: Margaret Atwood

Çeviri: Sevinç Özcan Kabakçıoğlu

Yayınevi: AFA Yayınları

Basım: 1. Baskı

Türü: Roman

Arka Kapak:

“Bir kadın bir sabah kalksa, işe gitmeden önce her zaman sigara aldığı dükkâna uğrasa ve kendisine kredi kartının geçerli olmadığı söylense, ardından işten atılsa ve bunların sadece kadın olduğu için başına geldiğini öğrense neler hisseder?

Evet, olan olmuştur. Bunca mücadele boşa gitmiştir. Kadın gene erkeğin bakımına muhtaç, ona hizmetle yükümlü bir yarı köledir. Hükümranlığı ev içi ile sınırlandırılmıştır. Üstelik artık ortada fazla çocuk da yoktur. Hava kirliliği, kimyasal atıklar, nükleer sızıntılar kısırlığa yol açmakta, doğan az sayıdaki çocuk ise sakat olduğundan imha edilmektedir.

Bu durumda kadın, Koloniler’e gönderilmek, Hizmetçilik ya da Fahişelik yapmak dışında dördüncü bir seçecekle karşı karşıyadır: Komutanlar’a sağlıklı yavrular üretmek.

Damızlık Kızın Öyküsü, 1984 benzeri bir ütopya. Yalnız bu kez kadınlar açısından yazılmış.”

İnceleme:

Damızlık Kızın Öyküsü, bizim için çok da uzak olmayan bir gelecekte; totaliter ve teokratik bir faşist rejimde geçiyor. Margaret Atwood’un çizdiği bu distopyada insanlar, kimyasal ve nükleer artıklar yüzünden kısır hale gelmişlerdir. Jacob’ın Oğulları isimli bir teokratik grup Amerikan rejimini darbeyle indirir ve yerine geçer. Rejimi ele geçirdikten sonra yaptıkları ilk iş olarak tüm kadınların banka hesaplarını dondurduktan sonra onlara pek az seçenek sunarlar; ya fahişe ya hizmetçi ya da sözde ‘onurlu’ bir yaşam sürmek için –doğurganlık testleri pozitifse- damızlık kız olma. Bu seçeneklerin dışında kalan kadınlarsa Koloniler’e gönderilirler ve Koloniler, nükleer artıklar ve savaş yüzünden bir insanın en fazla birkaç yıl yaşayabileceği tehlikeli yerlerdir.

 

Sadece kırmızı giyinen damızlık kızlar, sadece kahverengi giyinen Martha’ların (Teyze’lerin) yönetimi altında beyinleri yıkanarak hayattaki tek amaçlarının eşleştirildikleri komutanlardan çocuk doğurmak olduğunu düşündürülürler. Başkahramanımızın ismi ile Offred, Türkçe çeviride Fredinki olarak geçiyor. Erkeklerin egemen olduğu bu ülkede, doğurmak için var olan kadınların –pardon, erkeklerin tabiriyle kızların, hatta damızlık kızların- elbette ki isimleri yok. (1985’te yayınlanan bu romandan iki yıl sonra çıkan Duygu Asena’nın romanının da isminin “Kadının Adı Yok” olması manidar. Yine de Offred’in gerçek isminin June olduğunu öğreniyoruz.) Yazar aslında burada bir kelime oyunu yapıyor. Offred’in her gün beraber Bilimum Et ve Süt’e giderek yiyecek aldığı diğer damızlık kız arkadaşının ismi Ofglen; yani Gleninki. ‘Off-red’ ise isim olarak, kırmızı giyinen damızlık kızlardan ayrı duran ana karakterimizi ‘kırmızıların dışında’ alt ifadesiyle diğerlerinden ayırıyor gözümüzde. Offred’in bu merkezde en yakın arkadaşı ise bir lezbiyen olan Moira, türlü planlarla bu merkezden kaçmayı başarıyor.

 

Offred, komutanın damızlık kızı seçildikten sonra asli görevine başlıyor; komutan ve eşiyle çocuk yapma seremonisine. Bu seremonide, Komutan, damızlık kızın üzerindeyken, komutanın eşi onun ellerinden tutuyor. Bu çiftleşmede, duygusal hiçbir şey yok, hiç kimse soyunmuyor; adeta bir dinsel görev olarak yerine getiriliyor:

 

Komutan’ın eşinin adı Serena Joy. Yazar burada da kelime oyunu yaparak, İngilizce’de huzurlu ve keyifli anlamına gelen isim ve soy isimin aksine Serena Joy, dışarıdan gözlemleyebildiğimiz kadarıyla oldukça mutsuz. Eskiden şarkıcı olan Serena’nın bu toplumda saygın bir yere gelebilmesinin tek yolu bir çocuğu olması. Gilead denilen bu teokratik devlette, Komutan’ın eşi bile olsanız bir kadın olarak hiçsiniz. Sosyal statüler de kadınların bir yere gelmesine yardımcı olmuyor artık. Mutlak bir erkek egemenlik söz konusu romanda.

 

Karakter, roman boyunca hamile kalmaya çalışıyor, bunun için evin şoförünü bile kullanıyor, Serena Joy’un isteğiyle hem de. Şoför Nick’ten hoşlanmaya başlayan Offred bir süre sonra eşi Luke’a olan sevgisini sorguluyor. Aklındaysa eşinin, feminist-aktivist annesinin ve çocuğunun nerede olduğu sorusu var.

 

Geçmişindeki ismiyle June, bir süre sonra bu sisteme boyun eğmeye, hayatta kalmak için özgürlüklerinden vazgeçebileceğini düşünmeye başlıyor. Gördüğü bu yazıyı ise roman boyunca aklından geçiriyor: “Nolite te bastardes carborundorum.” Anlamı, kibarlaştırarak söylersek: “Alçakların sizi aşağılamasına izin vermeyin.” Bunu bilse de bir şey yapamıyor.

 

Arkadaşı Moira’yla, resmi olarak yasaklansa da erkeklerin ‘ihtiyaçları’ için açık tutulan ve üst düzey tüm yöneticilerin ‘eğlenmeye’ geldiği bir otelde, komutanın onu götürdüğü bir günde karşılaşıyor Offred. Buranın ismi “Jezebel’in Yeri”. Kadınların önceki hayatlarındaki meslekleri öğrenince şaşırıyor Offred; sosyolog, avukat, gazeteci… Bunların hiçbirinin önemi yok; kadınların iki görevi var, biri çocuk doğurmak diğeri de erkeklerin ihtiyaçlarını gidermek ve ikisi de aynı kapıya çıkıyor: Esaret. “Labirentin içinde kaldığı sürece, bir fare de istediği yere gitmekte özgürdür.”[1] diye geçiriyor aklından Offred. Kadınların günümüzde de hissettiği bir duygu değil mi bu? Erkeklerin dediklerini yaptığınız sürece özgürsünüz; evlenip çocuk doğurduğunuz, evden dışarı çıkmadığınız.

 

“Biz, iki bacaklı rahimleriz, hepsi bu: Kutsal tekneler, gezgin kadehler.”[2] Hepsi bu. Kitabın sonu başkahraman açısından belirsiz bitse de, günümüz için hiç de belirsiz değil bence. Orwell’in 1984 ile Atwood’un Damızlık Kızın Öyküsü kitapları arasında bir distopyada yaşıyoruz. Kitapta anlatılanlar, sebepsizce en az dört çocuğun dayatıldığı, kürtajın ve doğum kontrolünün vatan hainliği olarak devletin en yüksek mercii tarafından dillendirildiği bir ülkede bana çok da uzak gelmedi. Bu yüzden, tüm kadınların mücadele ederek geleceği feminist ve eşitlikçi temeller üzerine inşa etmeleri gerektiğini düşünüyorum.

 

[1] sy. 190

[2] sy. 156

 

2014

 

Düşüş Miti

            Düşüş, insanlığın ortak bilincinde evrensel bir kavram olarak binlerce yıldır yer alıyor. İnsanın içinde doğuştan var olduğuna inanılan “ilahi yaratıcı” kavramının yanında duran ve aslında çok da sorgulanmayan, konuşulmayan bir kavram. Peki, düşüş nedir? Mitolojilerden dinlere, oradan kolektif bilinçdışına uzanan yolculuğunda düşüş; terk ediliş, günah, suç, ceza, devlet, erk, birey, çile, kurtuluş, cennet ve cehennem vb. ve benzeri olmayan pek çok kavramla ilintili ve tanımı biraz zor yapılabilen bir kavram. Bir yerden düşmek diyorsanız, doğru, onu tanımlamak basit; fakat bu yazıda bahsedeceğim düşüş, insanın Dünya’ya düşüşü olacak ve değerlendirmemi teoloji, felsefe ve psikoloji yelpazesinde yapmaya çalışacağım.

İnsan için düşüş, “Cennet’in kaybı”[1] olarak sayısız kültürde kendine yer buluyor. Tevrat’taki anlatımına hepimiz aşinayızdır: Tanrı, Âdem’i yaratır ve onun yalnız olamayacağını düşünerek (yalnızlık ona mahsus olduğu için olabilir) Havva’yı yaratır. Onlara Bilgi Ağacı’ndaki elmadan yememelerini emreder. Yılan sahneye çıkar ve Havva’yı cezp ederek ağaçtaki elmadan yemesi için onu ikna eder. Elmayı Havva’nın ardından Âdem yer ve bunu gören Tanrı üçünü de cezalandırır. Yılan, yeryüzünde karnının üzerinde sürünmekle cezalandırılır; Havva, doğum acısı çekmekle; Âdem’se geçim derdine düşmekle. Bu hikâye hepimizin zihninde olduğu için kabaca tasvir ederek geçiyorum. Tevrat metnindeki anlatımda ilgimi çeken detaylardan biri, yılanın Cennet’ten kovulduktan sonra bildiğimiz yılan biçimini alması oldu. Dikkate değer bir diğer detaysa Âdem’le Havva’nın Bilgi Ağacı’ndan edindikleri bilginin ışığında cinsel organlarının farkına varmaları. Yılan, sonradan mı yılan oldu? Âdem’le Havva, sonradan mı insan biçimini aldılar?

Bu düşüşün ardından işlediği günahı temizlemeye çalışan insanın kabul ettiği dinlerin Cennet’e yeniden nasıl ulaşılacağına dair farklı fikirleri mevcut. Tevrat tefsirleriyle farklılaşan Musevilik, Cennet’i tarihsel bir yer olarak gördüğü için onu yeniden bulmayı hedeflerken (Kudüs?); İslam kültüründe “Cennet’e inin!” ifadesinin kullanılması, Tevrat’ın aksine gerçek bir bahçe tasvirindense salih amelle açılan semavi bir alt-boyut kapısının ardındaki Cennet’in müjdesini verir bize. Hıristiyanlık ise ikisinden de farklı olarak mesiyanik[2] bir yaklaşıma dayalı olarak Yüce İsa’nın eteğini sıyırıp “I Will Survive” eşliğinde dünyaya ineceği ve Oprah veya Ellen misali hayranlarına “Cennet Krallığı”nda sonsuz tatil hediye edeceği inancı mevcut. Son tasvirimin abartılı olduğunu düşünüyorsanız değişik kiliselerin İsa’nın dönüşü üzerine açıklamalarını okuyabilirsiniz. Üç büyük semavi dinin kendi içinde zamanla yorum farkları ortaya çıkmadı değil. Mistik Kabala inancı, Tevrat’ı; Sufizm, Kuran’ı algımızı değiştirdi ve açtı. Hıristiyanlıkta ise insanlığa ışık taşıyan Lucifer, mitolojideki yansıması Prometheus, düşüşün yarattığı suçluluk duygusunu bir kenara koyup aydınlanma ve bilim yolunda hareket etmemiz gerektiğini hatırlattı. Lucifer ve Prometheus benzerliğinde, aynanın iki tarafındaki görüntüden hangisinin gerçek, hangisinin yalan olduğunu ispatlamak zor ve gereksiz. Gerçek o ki yansımanın bu iki yüzünü birbirinden ayırırsak ihtiva ettikleri anlamdan uzaklaşırız.

Herhangi biri çıkıp da Tanrı’nın Dünya’yı yarattıktan sonra uyuyakalıp (ki onun bir saati 13,7 milyar yıl olabilir) yarattığını unutmadığını, 8 saatlik uykusunda Dünya gezegeninde yaşayan insan isimli canlıların olduğu bir kâbus görmediğini ve bu kâbustan ilhamla zamanı geri çevirerek insanoğlunu yaratmadığını kanıtlayamayacağı gibi Cennet Bahçesi Aden’den insanın kovulduğu bu yaratılış hikâyesini de kanıtlayamaz. Bu yüzden neye inanıp neye inanmayacağımız elbette bize kalmış. İnansak bile sorgulamaksa insani bir görev olsa gerek.

Bir başka bakış açısından baktığımda Tanrı, “baba”yı temsil ediyor. Yılan; kadın ve erkek arasına giren “fallik”[3] bir unsur. Âdem’le Havva’ysa insandan ziyade birer “anima”[4] ve “animus”[5] şeklinde çıkıyorlar karşımıza. Carl Gustav Jung’ın her insanın içinde diğer cinsiyetten biraz bulunur ifadesi kendini Âdem ve Havva’da kesintisiz olarak var ediyor: İkisi de yasak meyveyi yemeden önce toplumsal bir kavram olan “kadınlık”la ve “erkeklik”le ilişkisi olmayan insan dışı varlıklar. Havva’da erkeğin benliği “animus”, Âdem’de de kadının benliği “anima” ikisinin kişilikleriyle çatışmaya girmeden kendilerine yer bulabiliyorlar. Ayrışma, ikisi de Dünya’ya kovalanınca gerçekleşiyor. Toplumsal roller bu noktada başlıyor ve bu rol ayrımını kutsal kitapların tefsirlerini yapanlar ataerkil toplumu ayakta tutmak için körüklüyorlar.

Âdem’le Havva’nın düşüşten önceki ikili uyumlu birliktelikleri bana Aristophanes’in üç cinsiyetli insanını hatırlatıyor. Aristophanes’in anlatımına göre Zeus bir gün insanlara sinirlenir ve onları ortadan ikiye ayırır; böylece ortaya kadınlar, erkekler ve androjenler çıkar.  Dine göre ilkel kabul edilen mitolojinin sadece kadın ve erkek değil, üçüncü bir cins yaratması da ayrı bir ironi; fakat bu konuya girmeyeceğim. Nasıl ki bu insan tek başına mükemmel bir insanı tasvir ediyorsa, Cennet’teki Âdem’le Havva da böyle bir portre çiziyorlar bizlere. Bireyi kendine düşman eden düşüncenin tohumlarını atıyor bu düşüş mitine körü körüne inanmak: Kişinin zıt cinsiyetten kendini tamamen ayrı düşünmesinin yarattığı iç çatışma. Bu çatışma, Ingeborg Bachman’ın bahsettiği iki kişinin arasında başlayan faşizmden yayılarak milyonlarca insanın, doğanın katliamına kadar büyüyen bir sorun dağı çıkarıyor karşımıza. Kişinin önce kendini, kendi içindeki gerek cinsiyet temelli gerek başka benliklerini kabullenmesi ve sevmesi onun evrenle barış ve uyum içinde olmasını sağlıyor.

Tevrat’taki hikâyenin Hıristiyan teolojisini doğrudan etkilediği ortada. Hatta insan zihni doğrusal zaman akışıyla düşünmeye alışkın olduğu için bu mitin Hıristiyanlıkla daha fazla ilgisi olduğunu düşünebilir. Gerçek o ki ne bu miti ne Tevrat’ı ne de İncil’i Tanrı’nın mesajı olarak doğrudan almıyoruz. Zihnimizin arka odalarında yer alan bu yorumu İbrani redaktörlere, yani tefsircilere borçluyuz.[6] Belki bundan yüzlerce yıl sonra yepyeni bir yorumun yeniden okumalarını yapıyor olacağız.

Kuran’ı incelediğimizde [7] insanın yaratılışının ardından meleklerin ona secde edişini, şeytanın etmemesini ve Cennet’teki Âdem ve Havva’yı kandırışını okuruz. Kuran, olayların sonucundansa sebebine yoğunlaşarak hadisenin kendinden önce gelen kitaplardaki boşluklarını doldurur. Kitapta Âdem’in eşi olarak kullanılan zevc kelimesi[8] yorumlandığı gibi kadın-erkek ilişkisi ekseninde değil, çift olan bir şeyin herhangi biri olarak anlamak mümkün. Buna benzer bir şekilde huri kelimesi insanlar tarafından güzel kadın olarak bilinse de Kuran’da hiçbir cinsiyetçi ifadeye yer verilmemektedir. Âdem’le Havva, neredeyse birleşiklermişçesine her şeyi “birlikte” yaparlar; adeta bir vücutlardır.

Görüldüğü gibi üç semavi dinde de farklı bakış açıları olsa da olayları tasvirleri benzerdir. Benim bu noktada sorguladığım şu oldu: Kurtarılmaya veya Cennet’i bulmaya ihtiyacım var mı? Kurtuluş acımasız bir kavram; çünkü düşmüş olmanın ön kabulünü gerektiriyor. Peki, düşmediysek, olmamız gereken yerde veya daha basiti olduğumuz yerdeysek? Uyulması gereken kurallar bütünü olarak dinsel doktrinler bir süperego vazifesi görüyor. Bu doktrinler reddedilse de içselleştirilen erk veya güç (artık ne derseniz ismine), kendini devlet veya bürokrasi olarak gösteriyor ve Kafkaesk bir yabancılaşma yaşatıyor insana. Tüm bu otoriteden kopuş bir paniği ve beraberinde yoğun bir kaygıyı getiriyor; (bir oyuna, bir aşka, içkiye, alkole, her şeye olabilir) bağımlılık problemleri artıyor. Süperego, ego ve id arasındaki denge şaşıyor ve soluğu psikologlarda alıyoruz. Tanrı, “baba”, Michelangelo’nun tablosundaki gibi insana parmağını uzatıyor; fakat insanın yüzünün gölgesi, şişkin benliğinin takibini yaptığı sanal ekrana düşüyor Narkissos gibi. Kendimize yabancılaşıyoruz. Bizi özgür kılacak olan ne peki? Tanrı’ya hem büyük bir şükran hem de büyük bir haset içindeyiz. Bu dünyada çektiklerimizin suçunu ya ona atıyoruz ya da okült bir tarikat üyesi misali kendimizi kırbaçlıyoruz.

Aslında Âdem’le Havva’nın üç yansıması var: Biri Âdem ve Havva olarak Cennet’teki halleri, diğeri tüm bu olan bitenlerden habersizce Dünya’ya gözlerini açan masum insan, bir diğeriyse Dünya’da attığı her adımda, her nefeste günah işleyen insan. Dünya ile girdiği özne-nesne ilişkisinde babasının, yani Tanrı’nın onu Dünya’ya göndermesinin intikamını kendine ve Dünya’ya zarar vererek alan insan.

Bir noktada bu düşüş miti bana kendi kendine sebep olan eski Yunan kehanetlerini de hatırlatıyor. Tanrı, Âdem’le Havva’ya kurduğu oyunla yeryüzünde bir halife yaratıyor. Bu oyunda cezalandırdığı şeytan bile kendi iradesi dahilinde yapıyor bunu. Düşündürücü değil mi?

Türklerde bu mit kendine İslamiyet öncesinde de yer buluyor.

“Türk mitolojisindeki ifadesiyle ilk suç, Erlik (şeytan) için sonsuz, Törüngey (Âdem) ve Eje (Havva) için ise geçici bir düşüşü, gurbeti, hapsi, mahrumiyeti ve ölümlülüğü getirmiştir. Kısacası, insan için yaratıldığı mekân olan Tanrı mekânı, yani, cennet, arayıp yeniden bulmak isteyeceği “kayıp cennet”e dönüşmüştür.”[9]

Şamanizm’de Tanrı ile bir olma adına yapılan pek çok ritüelden biri oruçtur. Şaman adayı, Tanrı’yla bir olmak adına kendinden vererek bir mahrumiyete kapatır kendini. Bunun alt metninde şu yatar: “Bak, ben kendimi yemekten men ettim ve aslında o yasaklanmış meyveyi hiç yemedim.”[10]

Düşüşün başka kültürlerdeki yansıması olarak Alevilik ve Bektaşilik’teki “düşkün”[11] ilan edilme kavramını da es geçmemek gerekir. Düşkünler cem törenlerine katılamazlar ve toplumdan dışlanırlar; bu düşkünlüğü ancak ve ancak pir, yani dede, erk ortadan kaldırabilir.

Kısacası toplumun düşüşü, düşüşün yaratıldığı erksel koşullar başladığı andan itibaren cereyan ediyor. Tanrı’nın Âdem’le Havva’yı Cennet’ten kovuşunun benzerini insan insana, devlet insana aynısını yapıyor; yani cezalandırıyor ve mahrum bırakıyor. İnsan, yasak meyveyi seçerek Tanrı’nın onun için seçtiği oyuna düşüyor, sonra da Dünya’ya. Tabii, bunların hepsi varsayımlar; hiçbirinin gerçekliği kanıtlanmış değil. Bunun hepimiz farkındayız.

Dünya’yı ruhların gelip geçtiği Evrenlerarası bir istasyon olarak düşünsek ne kaybederiz? Bugüne kadar ataerkil toplum yapısına destek veren bu “düşüş” algısını değiştirmek bizim elimizde. Tanrı’yı şefkat dolu biri olarak düşünerek başlayabiliriz bu işe. Geleceğin yaratıcısı olan bizler, geçmişin tortusundan sıyrılıp kendi “yükseliş” mitimizi yaratabiliriz. Bunun anaerkil temelli bir düzen olması da sorun teşkil edebilir; çünkü onun da kelime kökeninde “erk” var. Erkten bağımsız, Âdem’le Havva’nın Bilgi Ağacı’ndan yemeden önceki saf bilinçlerine yakın bir uyumu elde etmek kolay olmasa da imkânsız değil. Doğrusal bir zaman algısıyla düşünen insanın bu dinsel öğretileri bugünün redaktörlerinden, tefsircilerinden çıkan yorumlarıyla yeniden okuması geçmişe dair köhnemiş düşüncelerinden sıyrılmasını sağlayabilir. Sonuçta unutmak da yeniden hatırlamak için gerekli değil midir?

 

 

 

[1] Salime Leyla Gürkan, Yahudi ve İslam Kutsal Metinlerinde İnsan’ın Yaratılışı ve Cennet’ten Düşüş, İslami Araştırmalar Dergisi, Sayı 9, 2003, s. 8

[2] Fr. “Mesih’in gelişi ve kıyamete dair”

[3] İng. “Erkek cinsel organıyla ilgili”

[4] Lt. “Erkeğin bilinçdışındaki kadın yön”

[5] Lt. “Kadının bilinçdışındaki eril yön”

[6] Ibid, s. 13

[7] Ibid

[8] Ibid, s. 15

[9]Doç Dr. Mehmet Aça, Yaratılış Mitleri, Şamanizm ve Tasavvuf Bağlamında Düşüş, Mahrumiyet ve Hapis, Milli Folklor Dergisi, Yıl 16, Sayı 62, 2004, s. 8

[10] Ibid, s. 11

[11] Ibid, s. 13

Nathalie Sarraute: Yönelişler (Tropismes) ve Yeni Roman

“Fakat bunun ötesinde istedikleri bir şey yoktu, hepsi buydu işte, biliyorlardı bunu, hiçbir şey beklememek ve hiçbir şey istememek gerekti, hepsi bu kadardı işte, bunun ötesinde bir şey yoktu, buydu işte ‘hayat’ denen.”[1]

Nathalie Sarraute -Nathalie Ilyanova Tcherniak- (d. 18 Temmuz 1900, Ivanovo, Rus İmparatorluğu – ö. 19 Ekim 1999, Paris, Fransa) 1900 yılının Temmuz ayında Rusya’nın Ivanovo-Veznessenk şehrinde dünyaya gözlerini açar. Bir roman kaleme alma fikri aklında ilk kez yedi yaşında belirir. Annesiyle babası o henüz iki yaşındayken ayrıldıktan altı yıl sonra annesiyle birlikte Paris’e taşınır. Babasını görmek için Rusya’ya, kimi zaman da İsviçre’ye gidip gelir. Babasının dili Rusça ve annesinin dili Fransızca arasında yolculuk yapan Sarraute, bu sayede henüz daha çocuk yaşta kelimeleri aklında evirip çevirip onlarla oynamaya başlar. Oxford’da İngilizce ve Tarih, Berlin’de Sosyoloji ve Paris’te Hukuk eğitimi görür. Ardından da Paris bürosunda avukat olur.

Sarraute, Paris’e yerleştikten sonra 20. yy. Edebiyatını, özellikle de Marcel Proust ve “bilinçakışı” tekniğiyle yazan James Joyce ve Virginia Woolf’u keşfeder. Bu yazarlar aklındaki roman fikrini değiştirir. Bu değişimi Sarraute şu şekilde ifade eder:

Dostoyevski’yi, Proust’u, Joyce’u, Virginia Woolf’u  okumuştum; bu yazarlardan bende kalan, anlattıkları öyküler, ya da gösterdikleri kişiler değil, belirli bir ham gereçti, her birinin kendine vergi olan, başka bir yazarın yapıtlarında bulunmayan özüydü.  Yazın’ın da bütün öbür sanatlar gibi kesiksiz bir akış, yeni, bilinmeyen gereçlerin sürekli bir aranışı olduğuna içten inanıyordum, şimdi yine inanıyorum; benim sarsılmaz kuramımdır bu.”[2]

İlk metni “Tropismes”i (Yönelişler’i) kaleme almaya başladığında yıl 1932’dir ve bu kitabı ancak 1939’da yayınlayabilir. Kitap, Jean-Paul Sartre ve Max Jacob tarafından beğeniyle karşılanır. Akabinde de 1941 yılında Yahudi karşıtı politikaların da baskısıyla barodaki işinden ayrılıp kendini edebiyata tamamen adar. Bunu takip eden yıllarda, 1948’de Jean Paul Sartre önsözüyle “Portrait d’Inconnu” (Bilinmeyen Birinin Portresi) , 1953’te Gallimard Yayınevinden “Martereau”, 1959’da takiben “Le Planétarium” (Planetaryum) 1956’da “yeni roman” denemelerinden oluşan “L’ère du soupçon” (Kuşku Çağı) ve 1963’te ona uluslararası ses getiren “Les Fruits d’Or” (Altın Meyveler) yayınlanır. Bu eseriyle “Prix international de littérature” (Uluslararası Edebiyat Ödülünü) kazanır. Bu romanların ardından tiyatroya da yönelen Sarraute, “Le Silence” (Sessizlik), “Le Mensonge” (Yalan), “Isma ou ce qui s’appelle rien” (Isma ya da hiçbir şey diye anılan), “Pour un oui ou pour un non” (Bir evet veya hayır için) gibi başarılı eserler verir.

Sarraute, bir “yeni romancı”dır. Bu akım aynı zamanda “anti-roman” ve “bakış romanı” olarak da anılır. 1940lardan itibaren önce Fransız edebiyatında, sonra da dünya edebiyatında bir değişime yol açacak bu akıma Alain Robbe-Grillet, Michel Butor, Claude Simon, Claude Ollier, Robert Pinget gibi büyük isimler de dâhildir.

“Yeni roman” isminden de anlaşılabileceği gibi “yeni” bir gerçekliğe dayanır. Bu gerçeklik, klasik romanın aksine anlatımın öznesi olan insanın olaydan ve mekândan mümkün olduğunca soyutlanmasına dayanır. Hareket noktası yalnızca bakıştır ve yeni bir yaşam görüşü veya düşünsel bir söylem sunulmaz. Önemli olan, hayatı anın içinde olduğu gibi aktarmaktır. İnsanı hikâyeden soyutlaması yönünden “chosiste” yani “nesneci” tanımlanabilecek bu akım, insan bilincindeki zamana önem verir. Bu zaman, Bergson’un “belirlenemezcilik” ilkesine dayanır; insan, yaşadığı anın içinde bulunduğu nesnelerle eş konumdadır ve zaman-mekân düzleminde tüm mevcudatın ayrılmaz bir parçası olarak onun hükümdarı değildir. Zamandaki tekrarlar ve kopuşlar insanın doğası gereği olağandır. Yeni roman eserlerinde bir umut olmadığı gibi umutsuzluk da yoktur; hayat, bize bizim onu an içinde gördüğümüz bakış açısından, olduğu gibi tüm çıplak gerçekliğiyle önümüze sunulur.

Yeni romancılara göre hayat, ne “absurde” yani saçmadır ne de olmaması gerektiği gibidir. Her şey yalnızca olduğu gibidir. 20. yy.ın başlarında bilinç-akışı ile yazan Joyce’un ve Woolf’un bu akım üzerindeki etkisi yadsınamaz. Olaylarda bir düğüm olmadığı gibi bir çözüm de yoktur ve roman konuları neredeyse önemsizdir. Düşük cümlelerin düzeltilmesine gerek yoktur; çünkü hayat da mükemmel değildir. Düzelti bu anlamda bize çarpık bir gerçeklik sunar. Sık virgüllü ve tekrarlı cümlelerle aklın deviniminde bir hayatı algılama çabasından ziyade anın içinde yadsıdığımız küçük belirlenimlere dikkat çeker yazar.

“Tropisme” yani “yönelişler” bir biyoloji terimi olarak “Bitki ve hayvan gibi bazı dirimli varlıkların, türlü uyarıcı sebeplerin (ses, ısı, besin ihtiyacı) etkisi altında, bu uyarıcıların doğrusuna veya tersine yer değiştirmelerini sağlayan olaydır.”[3] Buna örnek olarak bir ayçiçeğinin güneşe veya bir bakterinin hücrelere yönelmesini gösterebiliriz; bu durumlarda bilinçli kabul edilmeyen canlı, kendi özünde var olanı gerçekleştirmek için doğal bir yönelim sergiler. Bunu insana ve yeni romana uyarlarsak insan bu noktada hareketlerinin yönelişi doğrultusunda ilerleyen bir konumdadır ve bilinciyle bilinçaltı arasında keskin bir çizgi yoktur. Bu belirlenimler romanda aynı cümle içinde yalnızca bir virgülle ayrılarak ve yoğun bir tekrarla ifade edilir:

“Onlar, onlar, onlar, onlar, hep onlardı, doymak bilmeyerek, biteviye cıvıldaşarak ve kibar.”[4]

Yirmi dört adet kısa bölümden oluşan kitapta her bölüm arasında bir sayfa boşluk bırakır Sarraute; bu, insansal bellek boşluklarına benzetilebilir.[5] Karakterler, nesnelerle eş değerdedir; fakat özellikle Alain-Robbe Grillet’nin yeni roman anlayışının aksine dışa yönelik bir anlatım tercih etmez Sarraute; karakterlerin nesneler üzerine psikolojik yansımalarından da bahseder:

Onun yanında yaşarken, nesneye boyun eğiyordu insan, onun altında ezilerek, sürünerek, kımıldayamaz bir halde, bezgin, biteviye gözetlenir halde, nesnelerin peşinden kovaladığı bir tutsak oluyordu sanki.”[6]

Bir olay örgüsünden bahsetmek neredeyse olanaksızdır; kesik kesik görüntülerle karşılaşırız kitap boyunca. Sadece bir kelime düzeyine inan tümceler, “yönelişler”in kitaptaki en somut göstergelerinden biri olabilir:

Şeyler. Objeler. Zil sesleri. İhmale gelmeyecek işler. Bekletilmemesi gereken kişiler.”[7]

Karakterler, “kapıcı”, alt komşu” gibi ifadelerle tek tipleştirilmiş ve daha büyük bir kümenin içine gömülmüşlerdir ve sorunları olan, huzursuz insanlardır. Bu insanlar için hayat, Sarraute’un kendi ifadesiyle “…boz renkli küçük, yuvarlak bir top olmaktan” ileri geçemez.[8]

Özetle, “Yönelişler” öncü olduğu akımın özelliklerini mekân-zaman, karakterler, olay örgüsü, kurgu ve biçem düzeyinde barındıran ve klasik romanın kalıplarını yıkan öncü bir eserdir. Eğer Balzac romanı gerçekliğe tutulan geniş bir aynaysa, Sarraute’un ve diğer yeni romancıların öncülüğünde yeni roman, küçük kırık ayna parçalarından yansıtır bize gerçekliği.

KAYNAKÇA:

  1. Sarraute, Nathalie, 1900-1999. İstanbul: Bilgi Yayınları, 1967
  2. 2. Maulpoix, Jean-Michel. “Nathalie Sarraute – sur le bout de la langue”. Jean Maulpoix et Cie. Web. 2002
  3. Tilbe, Ali. (2009). “Nathalie Sarraute’un Yönelişler’inde Bir ‘Yeni Roman’ Okuması”. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi 2009 13 (1): 25-32

[1] Sarraute, Nathalie, 1900-1999. İstanbul: Bilgi Yayınları, 1967, s.92

[2] Maulpoix, Jean-Michel. “Nathalie Sarraute – sur le bout de la langue”. Jean Maulpoix et Cie. Web. 2002

[3] Sarraute, Nathalie, 1900-1999. İstanbul: Bilgi Yayınları, 1967, s.14

[4] Ibid, s.63

[5] Tilbe, Ali. (2009). “Nathalie Sarraute’un Yönelişler’inde Bir ‘Yeni Roman’ Okuması”. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi 2009 13 (1): 25-32

[6]Sarraute, Nathalie, 1900-1999. İstanbul: Bilgi Yayınları, 1967, s.46

[7] Ibid.

[8] Ibid, s.64

Prometheus

Sevgi de bir çeşit korkaklık değil mi? Birini sevmemizin altında bencilce duygularımız yatmıyor mu? Bütün diğer duygularımızın altında; birine bağlanırken, anne ve babamıza karşı çıkarken, sevdiklerimizden ayrılırken, birinden hoşlanırken ve onun dudaklarından sözcükler dökülüp de onun bizi sevmediğini anladığımızda kaşlarımızın ortasında, dudaklarımızın kenarında beliren hayal kırıklığında yalnızca bir korku var: yalnızlık korkusu.

Yalnızlık, hayatın meşgalesinde oturup da üstüne çok düşündüğüm bir kavram olmadı. Sadece yalnız olduğumu bildim. Onun Tanrı’ya ait olduğunu söyleyenler, yine yalnızlıktan korkanlar, değişen bir şey yok. Kendi içinde kalabalıklarla yaşayan insanların sözü bu. O kadar kalabalıklar ki kendi seslerini duymuyorlar. Yalnızlıklarını göz ardı edip onun korkusundan kurtulacaklarını sanıyorlar. Beni de kendi kalabalıklarına çekmeye çalışıyorlar. İlişkim oluyorlar, arkadaşım, ailem oluyorlar. Konuşuyorlar, konuşuyorlar, konuşuyorlar… Onlara karşı yabancı kalan bir yanım var. Kimsenin kalabalığı olamıyorum. Her defasında soğuk bir duvara toslamış buluyorum kendimi. Günler ne kadar aydınlık olursa olsun, sonunda başımı duvara yaslamış oluyorum. İpini koparan gelmiş derler ya, bunun gibi çevremdeki insanlar; onların anlamsız dertleri, kazanamadıkları sınavları, alamadıkları ev eşyaları, sahiplenemedikleri erkekleri-kadınları derken kendimi pencereden atasım geliyor. Olmuyor, yapamıyorum. Sebebi yok. Kopardıkları iplerini birbirlerine bağlıyorlar; nişanlanırken kesilen kırmızı ipte, açılışlardaki kurdelelerde, köpeklerine bağladıkları tasmalarda görüyorum sahiplenmeye olan arzularını ve bundan tiksiniyorum. Hiçbir şey istemiyorum.

Bir dolu yemin edip (evlilik adına, meslekleri adına) hepsini bozuyorlar. Söz verdim mi tutamam, sözümün eri olmadığım için değil beceriksiz olduğumdan tutamam, bu yüzden de söz vermem.

Onlardan olamam. Beni silin, atın bir ücra köşeye. Orada toprağa karışır, var olurum. İnsanların arasında geçirdiğim bu sürgün hayat, var oluş değil, hapsoluş. Yukarıdaki herkese sesleniyorum; beni kurtarın. İnsanların beni bu dünyada yalnız bırakamayacaklarını biliyorum. İnşaa eden, soğuk binalar diken, erkinin timsalini yeryüzüne yayarak medeniyetinden bahseden insanlık istese de beni yalnız bırakamaz. Lanetliyim.

Ruh, bir nefesle bedene girip bir nefesle bedenden çıkacak kadar hafif ve dünyaya katlanabilecek kadar metanetli. Ruhumun tek parça olduğuna inanmıyorum. Dünyanın bir köşesinde belki tanışmadığım; ama hissettiğim bir parçam; savaşta ölen bir çocuğun içinde, tecavüze uğrayan bir kadının toprağı sıktığı yerde, fabrikalarda çalıştırılan çocukların alın terlerinde, kesilen bir ağaçtan saçılan tozda, ailesinden şiddet gören bir çocuğun gözyaşlarında, herkes gülerken ağlayan masum bir gözde, son nefesini veren oğlunu yatıştıran annenin sözlerinde, özde; derinde ve içeride. Sırf bu yüzden bile tek başıma kendim olamam. Evet, hayat yeni açan bir filizle her gün yenileniyor, kendine anlam buluyor da insan bu anlamın neresinde kalıyor? Hiçbir ağaç veya sincap bu sabah uyandığında insanlar ne yapıyor diye düşünmedi. Ben düşündüm. Bir dağın tepesinde insanlık; Prometheus misali, ciğerini yiyen kartalların, vicdanının pençesinde kıvranıyor. Acısı katlanarak büyüyor. Belki de bunu hak etti. Doğa daha merhametli insandan. İnsanlık adına bir ümidin olmaması beni üzmüyor. Dediğim gibi bir çiçek açtığında ben de açacağım, bir yaprak yere düştüğünde ben de düşeceğim, bir rüzgar esintisinde kendimi bulacağım. Hükmetmeme, kendimi ve Tanrıları kandırmama gerek kalmayacak o zaman. Bir olacağım. Bir.

Rüyamda plastik bir bebeği biberonla emziriyordum. Bebek şeffaftı ve içi boştu, sütün dolduğunu görebiliyordum. Ben onu emzirdikçe içi doluyordu; fakat büyümüyordu. Ard arda emziriyordum ben de o telaşla, büyüyecekmiş gibi. Nafile. Bebek büyümeyince yakmaya karar verdim. Plastik, içindeki sütle birlikte yandı. Bebeğin eriyen sağ gözü düştü önce yere. O, tamamen eriyip toprağa karışırken karşısında durduğum ve yok ettiğim ufak varlığın aslında ben olduğumu anladım.

Bu rüyanın üstünde çok durmamıştım, hala da durmuyorum. Küçükken gördüğüm böcek fanuslarıyla dolu kâbuslardan daha da korkutuyor beni. Eskiden böceklerden daha çok korkardım, şimdi insanlardan daha çok korkuyorum. Böceklerin beni doğaya sunacak olan çalışkan işçiler olduğunu biliyorum.

Tanrı olsam, kendi suretimde yarattığım insandan utanırdım, dışkımdan utandığım gibi. İnsanların aklındaki bunca düşünce onun dışkısı olabilir yalnızca.

Koca bir beyinsel kanalizasyon ağında birbirini yok etmeye programlı dirençli ve değişken virüs türüne verilen ad: insan.

‘Tüm bu acıları insan olarak çekmeye geldik’ diyerek adaletsizliği meşrulaştıran dinlerin dilinden konuşmayı reddettiğim, sahte toplumun maskelerinden birini takıp da Dionysos şenliklerindeki gibi kendimi onların sahnelerinde madara etmediğim, ruhen insanlardan çok doğadaki en vahşi, en ölümcül hayvana bile daha yakın hissettiğim için sonsuza kadar lanetliyim ve tek başıma kalmaya mahkûmum. Evet, bu yalnızlık korkutuyor; çektiğim acı bile yalnızlıktan daha az korkunç. Acıya katlanırsın, yalnızlık ise gün geçtikçe katlanır, artar.

Zamanın yüzümden sileceği herbir gülüş ve gözümün kenarına iliştireceği herbir çizgi ile git gide yaşlanacağım. Buralardan gittikten sonra bir daha üzülmeyeceğim. İnsanların arasında, tek başıma, hiçbir zaman ölmeden kalmak en korkuncu olabilir. Ölümden korkmuyorum. O beni ancak tamamen özgür kılabilir. Ölümü arzuluyorum. İnsanlığın acılarını Atlas gibi sırtlanarak taşımak istemiyorum. Bu, tüm insanların içinde olan bir potansiyel. Bir kere acıyı tatmış birinin acısının aynı yerden geçmeyeceğine inanıyorum, sızı olarak ölene kadar taşımak zorunda onu.

Korkunun umutla beslenen kara kutusunun bir gün açılıp özgür kılınacağımıza inansaydım romantik olurdum; fakat ben sadece insanım. Umut, kendine en yakın emir olan unut’la birlikte ve bize anlatmak istediği, Pandora’nın kutusunun içinde saklı kaldığı ve yarının bugünden daha güzel olacağına dair inancımızı tazelemememiz gerektiği. İnsan var olduğu sürece, bu dünyada acılar var olacak. Ben, sen, o ve bizsiz onlar acı çekmeye devam edecek; en az birimiz acı çektikçe.

Umut, insanın uygarlık sahnesinden silinmesinde olabilir yalnızca ve kaderin cilvesi olarak bunu arzuladığı an ondan yüce atfettiği gücün onu Tanrısal kılmasında.

Ophelia

 

-ölümle evlenen kadın- 

Apartmanın güvenli kapısını, şifreyi girerek açtıktan sonra morg beyazı flüoresan ışıkların altından asansöre yürüdüm. Düğmeye bastım ve asansörün gelmesini beklerken sağ ayağımdaki topuklu ayakkabıyı vurduğu için çıkarıp ayağıma masaj yaptım. Asansör geldi, birisinin içeriden çıkmasından çekinerek ayakkabımı giydim. Kapı açıldığında karşıma çıkan alt komşumdu. Cenazelerde sergilenen makyajlı ölülerin hareketsizliğinde ve yine o ölülerin ellerinde tuttukları çiçeklerin samimiyetsizliğinde zoraki bir gülümse çıktı ikimizden de. Samimiyetsizliğimizin kokusu, ölümünkinden yoğundu.

Eve girdiğim gibi soyunarak kendimi banyoya attım. Küveti ılık suyla doldurup içine girdim. Gün içinde yaptığım şeyler geçti aklımdan. Hepsi, dizime kadar gelen suya geçip dağılarak dibe çöktü. Düşüncelerimin bataklığındaki ayaklarımdan hava kabarcıkları yüzeye çıktı.

Yaptığım hiçbir şeyde tutunacak anlamlı bir dalın olmadığını fark ettim. Daha da ötesi, hayatta olmak için neden bir dala tutunmak zorunda olduğumu düşündüm. Ellerimdeki hayatın kendi hayatım olup olmadığını sorgulamaya girişmeden küvetin iki yanından tutunarak Ophelia misali uzandım. Suyun üstünde, hayatın altında ve ölümün kapısındaydım. Kuş sesleri kesildi kulağıma. Söğüt dalları değdi yüzüme. Gözlerimi açtığımda gökyüzünün engin denizi bulutlarla karşılaştım. Bir nehirde akıyordum. Rüzgâr, sessiz duvağım, sonsuza yayılmak isteyen Medusa saçlarımı kıskançlıkla okşuyordu. Flora senfonisinin piyano tuşları dalların suya vuruş seslerini duyuyordum. Sazlar, arka fonda ılık bir melodi yayıyordu. Suyun, kayaların yanından akarken; kurbağaların nilüfer yapraklarının arasından zıplarken çıkardığı sesleri de duyabiliyordum. Algılarım, doğanın kalbinde olmanın verdiği heyecanla sonuna kadar açılmıştı. Kendimi dünyanın damarlarında gezinen bir mikroorganizma olarak düşündüm. Herbir hücremin doğa tarafından, doğanın kendisine çevrildiğini bilmek, ona dönüşmek ve bedenimden, edilgin kalarak arınmaktı deneyimlediğim.

Kendimi akışa tamamen bırakmıştım. Akışta olmak, yaşamaktı. Kilise korosu orgu gibi derinden uluyan bir kurdun sesi ilişti kulağıma. Korkmadım. O ve arkadaşlarının nehre girip de bana zarar veremeyeceklerini bilmek, garip bir şekilde hoşuma gitti. Onlar tarafından canlı canlı parçalanarak doğanın şerefinde şehit olduğumu düşündüm. Dişler, etlerime battıkça bedenimde küçük mor şok dalgaları yayılıyor ve morluklar birleşip koca bir ölü bedeni oluşturuyordu. Kurban olmanın, insanlık tarihindeki dayanılmaz çekiciliğiydi bana bunu hayal ettiren. Mor noktalar büyüyerek gözümün önüne geldi. Balıklar, akışın tersi yönde suyun üzerine atlayarak yüzüyorlardı. Bir şeyden kaçıyor gibiydiler. İleride, büyük bir çukur veya karanlık olabilirdi. Bulutlar, birleşerek dünya şeklini aldı. Gözümün önündeki mor nokta yerini kararan gökyüzüne bıraktı.

Karanlığa doğru bir akımın ortasında akmaya devam ettim. Flora, yıllar önce kaybettiğim doğa annem, beni ölümle evlenmem için kutsal suyuyla arındırmış, saçlarıma çiçekler kondurup onun kollarına bırakmıştı.

Narkissos’u gördüm. İnsanlar tarafından egonun timsali bellenip aşağı görünen zavallı Narkissos. Halbuki o, gördüğü yansımanın kendisi olduğundan habersizce aşık olmuştu. Onun aşık olduğu kendisi değil, kendi suretinde bir başkasıydı. Tüm aşklar böyle değil miydi? Başka bir görüntüdeki kendi benliğimiz değil miydi aradığımız ve bulamadığımız?

Yeraltı Dünyası’na gelmiştim. Ölü ruhların işlendiği sessiz çarkların sıcaklığı ve buğusu üzerimdeydi. Ruhların çektikleri acıları içime çekebiliyordum. Üzerine ant içtiklerinde Tanrıların bile sözlerinden dönemedikleri Stiks Nehri’ndeydim. Bir gün bu dünya, yer altı ve yer üstüyle tamamen yok olsa da insanın boyunduruğu altına almaya çalıştığı Flora’nın tüm güzelliklerinin aklımda kayıp bir düş olarak sonsuza kadar var olacağına yemin ettim.

Ölülerin kolları, suyun altından omzuma ve belime dolandı. Kuru, ince parmaklarıyla beni de aşağıya çekmek istiyorlardı. Onlardan da korkmadım. Akıntıya güvendim ve devam ettim. Kharon’u gördüm. Ruhları nehrin bir ucundan diğerine taşıyan yaşlı görevli, kayığında kürek çekiyordu. Demek ki Akheron Nehri’ne varmıştım. Nehrin kıyısında, Dante’nin İlahi Komedyası’nda anlattığı ruhlar kıvranıyorlardı. Onlar, geçiş için Kharon’a para vermeyen onurlu ruhlardı. Belki de meçhul bir cephede öldürüldükten sonra gözlerine sikke koyan olmamıştı. İnsanların şehitlik mertebesine ulaşanlar, öbür dünyada da unutulmuştu.

Dante, kaçırılan sevgilisini bulmak, daha da önemlisi ataerkil toplum yapısının sırtına yüklediği şerefini kurtarmak için inmişti Ölüler Diyarı’na. Herkül de dünyasal emelleri için yolları arşınlamıştı. İkisi de samimi gelmiyordu bana. Onlara ancak acıyabilirdim. İnsanlar, nefretime değmeyecek kadar zavallı varlıklardı. Hepsi kendi Tantalos işkencesinde; sular yere eğildiğinde çekilen, gökyüzünde salkımlar uzandığında gerileyen. Ancak Tanrılardan nefret edebilirdim; çünkü onlar bizi bu var oluşa itip lanetleyen ve kendi krallıklarında ambrosia içip eğlenen.

Sırayla İniltiler Nehri’ni sonra da Ateşin Nehri’ni geçtim. İniltiler Nehri buz tutmuş olmasına rağmen onun üzerinden sessizce aktım. Ateşin Nehri’ndeki alevler, saçımın ucuna bile zarar vermedi, aksine bir önceki nehrin soğukluğunu kırdı üzerimdeki. Ateşin Nehri’nin kıyısında da karşıdan karşıya geçmek için rüşvet verenleri gördüm. İnsanın doğası ölümle değişen bir şey değildi.

Uzaklarda oturan Hades’i düşledim. Tanrıların arasında tek saygı duyduğum oydu. Ölümün sıfatı olan Tanrı, dünya güzelliklerinin altında tüm çirkinliğiyle oturuyordu. Bu çirkinlik, yalnız olsa da onurluydu ve dünyanın tüm güzelliklerinden daha samimiydi.

Kaybettiğim tüm sevgililerimi ve onlarla beraber akıp giden sevgilerimi düşündüm. İnsanlar nasıl olmuştu da sevme yetimi elimden alabilmişti. Benim gibi pek çok Ophelia, Hamlet’ini kaybettiği için delirmemişti, hayatın acımasızlığını kavradıklarından kaçış amacıyla atmışlardı kendilerini nehrin yumuşak sularına.

Hayatım, zevk alıyormuşum gibi yaptığım sahte bir düğüne dönüşmüştü. Yasını samimiyetle tutacağım bir cenazeyi yeğlerdim.

Unutmanın Nehri, Lethe’ye vardım. Bu, beşinci ve son nehirdi. Ağzımı açıp suyu içersem Stiks Nehri’nde verdiğim sözü sonsuza kadar unutacaktım. Ağzımı araladım ve…

Kedim, küvetin üstüne çıkmış, musluktan damlayan suyu içmek isterken patisini suya değdirdiğinde yutmuştum suyu. Ellerimi yavaşça bıraktım ve suyun içine girip çıktım. Tuvaletin lambası yanıp sönüyordu. Karanlık, aydınlık; doğum, ölüm ve tüm bunların yanında ‘kalım’. Hayat, bir ‘kalım’dı; yaşam değildi. Yaşam, belki bir yerlerde, mutlu insanların diyarında akıyordu. Burada değildi. Boşuna bu hayat için ölüm-kalım savaşı demiyorlardı. Elimde güzelleyebileceğim ölüm kalmıştı yalnızca, beni o kurtarabileceği için.

Hepimiz, hayat denilen bataklıkta boğulmaya mahkûmduk ve gerçek güzellik bu diyarlardan yıllar önce çekip gitmişti.

Nemesis

Çünkü biçimimizi yitiriyoruz.

Garip rüyalar görüyorum. İnsanlar, olmayan sandalyelere oturuyorlar, olmayan çantaları taşıyorlar, olmayan kapıları açıyorlar. Görünmez eşyalara bilinir isimler verip onlara hükmediyorlar veya hükmettiklerini sanıp onlar tarafından kullanıyorlar. Hiçbir şeye sahip olamazlar bilmiyorlar. Bilmedikleri için suçlu sayılmıyorlar, yüce adalet divanında. Yine de biri gözlüyor onları, Tanrıların pis işlerini yapan yüce bir Tanrıça…

Bilmediğim bir güç beni kendine çekiyor. Doğanın kalbindeki çıplak Nymphelerin onlarla birlikte olmam için ikna çağrıları bunlar. Onlardan biri olmamı istiyorlar ki benim bu dünyadaki yerime geçebilsinler.

Sonsuza kadar akmak istiyorum. Bir bütünde bin yitik parçaya ayrılmış olmaktansa, bir yitiklikte bütün kalmak istiyorum. Sonsuza kadar uyumak istiyorum. Çünkü uyandığımda hep aynı hayal kırıklığının baş ağrısı.

Uygarlık; çamaşırlık, ekmeklik, kitaplık gibi bir kelime. Onlardan ne daha az ciddi ne de daha az oralı olan bitene. Sırıtırken dişlerinin arasında kalmış insanları sokaklarda her gün görmek mümkün: Köşebaşlarında çocukları ilaçla uyutarak dilenenler misal.

Ve uygarlığın bin parçaya bölünmüş ölü çocukları içimizdeki. Onlarla birlikte ben de formumu yitiriyorum. İnsanlar, benim göremediğim eşyalara dönüşüp yok oluyorlar rüyalarımda.

Aklımın kıyısından düşüp uyanıyorum, bir daha uyanmamayı dileyerek. Hangi güç dürtüyor beni? Gecenin Tanrıçası Nyx mi? Ruhumu alamadığı için ondan da korkmuyorum.

Beyaz kanatlarından bir tüy düşüyor aklıma. Kanadın mürekkep batırılacak ucu kafamı sıyırıyor ve kanıma bulanıp yere düşerek onun ismini yazıyor: NEMESİS. Gecenin merhametsiz misafiri, insanoğluna hak ettiği cezayı veren, adaletin keskin kılıcı Nemesis. Bencilliği oluk oluk içip ‘ben’ basamaklarında kahkahalar atarak gezinenleri; insanların emeğini, canını, kanını altın sürahilerden boşaltıp kadehleriyle tokuşturup içenleri, erdemsizliğin bir gramını bile bünyesinde barındıranları keskin kılıcından geçiren zamanın acımasız elçisi, kudretli Nemesis. Bir tek ondan korkuyorum. Beni keskin kılıcıyla parçalara ayırıp bu dünyaya mahkûm edebilir. Buradan çekip gitmek istiyorum. Nymphelerin çağrısına cevap vermek istiyorum.

Yaşamın ölümle alıp veremediği nedir? Benim yaşamla alıp veremediğim neyse odur. Yaşamla ölüm arasında kalan bedenim, ikisinin birbirine peşkeş çektiği. İçimi kederle dolduran nedir bilemiyorum. Rüyalarımda kusuyorum hepsini. İnsanlar, dediğim gibi, görünmez eşyalara dönüşüp yok oluyorlar. Kimi marka çantasına, kimi yüz binlerce lira verip aldığı saatine; herbiri de gösteriş budalalığının doruğunda kullandığı metaya dönüşüyor. Bu yüzden buraya ait hissetmiyorum. İnsanlığın sahip olma dürtüsü bende yerini yok olmaya yönelik bitmez tükenmez bir arzuya bırakıyor. Rüyalarımdaki insanlar gibi yok olmak isteyen benim. Onların yükünü sırtımda taşıyamıyorum. Adaleti sağlayacak o güç, yüce Tanrıça, sanki hiçbir zaman gelmiyor. Geldiğinde de onları değil, beni cezalandırıyor.

Bu dünya, içinden çıkılamayacak bir labirent, bütün gibi görünen bir yitiklik. İçinde sayısız kayıp parça var. Fakat yitik düşlerin ülkesinde, perdenin buradan ötesinde, herbir kayanın, çiçeğin tanrısal bir anlam atfedildiği o kutsal diyarlarda her şey kendi içinde kozmik bir uyuma sahip. Bu uyum, parçaların tek tek bütünsel anlam ifade etmesinden kaynaklanan sahih bir uyum. O diyarlarda bulunmamak üzere kaybolmak istiyorum.

Dünyadaki kutsal kâse durmadan taşıyor; bir yandan insanlar çoğalıyor, bir yandan paraya para demeyenlerin salyaları daha fazlasıyla birlikte köpürüyor ve sinekler onların değil sokaklarda ölen insanların üzerine konuyor.

Ve Nemesis, çatık kaşları ve dakikliğiyle bu zevk-i sefanın içinde keyfekeder yaşayanları cezalandırmak için bir elinde ilahi adaletin şaşmaz kum saati, diğer elinde kılıcıyla geliyor. Yorganın altına giriyorum, geceleri yatağının etrafındaki hayaletlerden saklanmaya çalışan bir çocuk gibi. Geçtiği yerlerden insanların çığlıkları yankılanıyor. Bana doğru geliyor. Beni de cezalandıracak. Ondan hiçbir ölümlü kurtulamaz. Karanlık bir ormanın içinde ölümüne koşuyorum, belki de ölümüme. Rüyalarımda hep gittiğim o gölü bulmaya çalışıyorum. Gecenin pelerininin altında saklanmış birkaç yaratık karanlıktan bana sırıtıyor.

Gölü buluyorum. Nympheler çıplak vücutları ile gölün içindeler ve bana ellerini uzatıyorlar. Kıyafetlerimi çıkarmadan suya giriyorum. Daldığım an gözlerimi kapatıyorum ve bu dünyaya uyanıyorum. Yine ölemiyorum. Uykunun kardeşi ölüm benimle yine dalga geçiyor.

Bir bardak soğuk su içmek için mutfağa koşuyorum. Homeros’un yaşadığı bu topraklardan, İzmir’den çıkan bir kült olduğu aklıma geliyor Nemesis’in. Suyu yudumlarken aklıma dank ediyor: Cezalandırılmak için gönderildik tanrılar tarafından bu dünyaya. Tanrıların, Nemesis aracılığıyla zevk için avlandıkları bir gezegende var olmak için çırpınıyoruz. Ve adalet, kötülerin cezalandırılması şeklinde değil, mutlu olanların hayatlarına biraz üzüntü katma şeklinde tezahür ediyor. Adaleti bu sağlıyor. Hepimiz, Nemesis’in kılıcıyla ama az ama çok yaralanarak eşitleniyoruz. Onun bizi yaraladığı yerde vicdanımız kabuk bağlıyor da iyileşiyor muyuz? Bilemiyorum.